Senin İstanbul'un Hangisi?
Tasarlanan Vitrinler ve Gündelik Hayatın Gerçekleri
İstanbul hem coğrafi konumu hem de tarihsel arka planı itibarıyla yüzyıllar boyunca farklı toplumsal grupların, etnik kökenlerin ve kültürel pratiklerin bir arada yaşadığı çok katmanlı bir kent olmuştur. Geçtiğimiz aylarda basketbolcu Alperen Şengün’ün İstanbul’a dair paylaştığı bir videoda rakının “milli içki” olarak anılması, kentin simgeleri üzerinden farklı aidiyet biçimlerinin nasıl karşı karşıya gelebildiğini görünür kıldı.
Peki İstanbulluluk, yalnızca bir ikamet adresini ya da nüfus kütüğünü ifade eden teknik bir tanım mıdır, yoksa çok daha kapsamlı bir deneyime mi işaret etmektedir? Şehrin romantik imgeleri; İstiklal Caddesi, martılar, çay, simit veya meyhaneler belirli bir İstanbul anlatısını beslerken, sabah işe yetişebilmek için dördüncü metroyu dahi beklemek zorunda kalan bir çalışan kendini aynı ölçüde “İstanbullu” hissedebilmekte midir?
Mekânı Yeniden Düşünmek: Üretim, Temsil ve Deneyim
Bir şehrin oluşumunu analiz etmek için onu toplumsal ilişkilerin örgütlendiği bir mekânsal form olarak düşünmek gerekir. Sosyolog Henri Lefebvre mekânı durağan bir zemin değil; tasarlanan, algılanan ve yaşanan boyutlarıyla sürekli yeniden üretilen diyalektik bir süreç olarak ele alır.
Yönetimlerin, kurumların ve reklamların ürettiği “tasarlanan mekân”, İstanbul’u hız, akış, yaratıcılık ve dinamizm üzerinden kurgular. Kültürel etkinlik afişlerinde metro vagonları birer sanat sahnesine dönüşür; lale, tavla ve çay gibi imgeler kenti estetikleştirilmiş bir kültürel yüzey hâline getirir. Ancak bu temsil; göçmen emeği, yoksulluk, çeper mahalleler ve gündelik mekânsal zorlanmaları çoğunlukla dışarıda bırakır.
Kentin Stratejilerine Karşı Gündelik Hayatın Taktikleri
İstanbulluluk aidiyetini anlamak yalnızca yukarıdan kurgulanan bu imgelere bakmakla sınırlı kalamaz. Michel de Certeau’nun deyişiyle gündelik pratikler, en beklenmedik yerde ortaya çıkan “zayıfın sanatıdır” yani taktiklerdir.
İktidarın mekânı stratejik olarak hız ve düzen üzerine kuruluyken, İstanbullular bu düzeni kendi yaşam ritimlerine göre içeriden dönüştürür. Sarı ışıkta durmayı seçen bir sürücünün arkasından yükselen kornalar, mesai sonrası trafiğe kalmamak için iş çıkışını kahve molasıyla ertelemek ya da metro kalabalığında ezilmemek için oluşturulan gayri resmî bekleme noktaları bu taktiksel manevraların somut karşılıklarıdır.
Haliç'ten Geçerken Manzaraya Bakmamak
Gündelik hayatın algılanan mekânı, sosyal medyada paylaşılan ironik metrobüs kalabalığı videolarında kendini açıkça gösterir. Hızlı ulaşım ve konfor vaat eden kent söylemlerine karşılık, metrobüs durağındaki o tanıdık sıkışıklık, kentsel deneyimin imkânsızlığını vurgulayan bir karşı-anlatıdır.
Son dönemde sıkça rastladığımız “Haliç metrodan geçerken ilgilenmiyormuş gibi yapayım da İstanbullu olmadığım anlaşılmasın” temalı paylaşımlar, modern metropolde kamusal alanın bireyleri nasıl mesafeli ve duygularını geri çeken öznelere dönüştürdüğünün mizahi bir kanıtıdır. Manzaraya kayıtsız kalmak ve kentsel yorgunluğu içselleştirmek, bu aidiyetin sessiz göstergeleri hâline gelmiştir.
Sonuç olarak İstanbulluluk; etnik, kültürel veya sabit bir kimlik değil, kentsel stratejiler ile gündelik taktikler arasındaki müzakerenin içinde sürekli yeniden üretilen akışkan bir aidiyet biçimidir. İstanbul, tam da bu karşılaşmaların, sapmaların ve beklenmedik yaratıcılıkların toplamı olarak yaşayan bir mekân hâline gelir.
İstanbul’da doğup büyümek; sanatla siyasetin kesiştiği, her köşesinde tarih barındıran bu şehirde topluma ve insana dair merakımın erken yaşta şekillenmesini sağladı. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanındaki akademik yolculuğum ise bugün kültür, politika, medya ve güncel meselelere dair akademik referanslarla zenginleştirilmiş yazılar üretmeme olanak tanıyor. Sanat ve siyaset arasındaki ortak kümeye duyduğum ilgi, dijital yayıncılık alanında disiplinlerarası bir bakış açısıyla içerik üretmemi mümkün kılıyor. Çevrimiçi kültür platformu Dergi ARA'da yazar ve içerik küratörü olarak yer alıyor, platformun dijital ve sosyal medya iletişimini yöneterek kolektif bilinci besleyen içerikler üretiyorum. İletişim alanındaki deneyimlerim bu yaratıcı sürece ivme kazandırırken, İstanbul’un çok katmanlı yapısı üretimlerimde en büyük ilham kaynaklarımdan biri olmaya devam ediyor.

