Frontier(s): Üstünlüğün Sınırları
“İnsana insan gibi hissettirmeyen Frontier(s), döneminin en sert ve gerçekçi şiddet sahnelerini kullanırken, daha ilk dakikalarından itibaren tek bir düşünceyi diri tutmuştu: Güvenilecek bir yüz ararken bütün yüzlerden şüphe etmek.”
2007 yapımı Frontier(s), Fransa’daki siyasi kargaşanın ortasında başlar.
Bir soygunun ardından kaçmaya çalışan Yasmine, Alex, Tom ve Farid’in yolu ülkenin doğusunda, sınır hattına yakın ve gözden uzak bir pansiyona düşer. İlk bakışta burada onları bekleyen şey birkaç tuhaf ev sahibi ve geçici bir konaklama gibi görünse de pansiyonu işleten Von Geisler ailesinin eski Nazi ideolojisini kendi izole düzeninde yaşamaya devam ettiren Neo-Nazi bir aile olduğu ortaya çıktığında filmin yönü sert biçimde değişir. Xavier Gens’in senaryosu bu noktada alışık olduğumuz ‘yanlış yere gelen gençler’ hikâyesinden çıkıyor. Çünkü bu aile yalnızca insan öldürmüyor; insanları sınıflandırıyor, kullanıyor, ayırıyor ve kendi sistemlerine göre yeniden değer biçiyor.
Gens de Von Geisler’ı Nazi düşüncesinin bir metaforu olarak yazdığını, karakterin savaştan sonra bu çiftlikte saklandığı ve ailesini kendi ideolojisine göre yetiştirdiği bir geçmiş düşündüğünü anlatmıştı. Bu yüzden filmde kimin aileye ait olduğu, kimin kullanılabileceği, kimin “istenmeyen” olduğu ve kimin yaşamaya devam etmesine izin verileceği sürekli başkaları tarafından belirleniyor. Bunu en açık biçimde filmin ilerleyen dakikalarında, bedenlere yaklaşımında görüyoruz. Alex ile Yasmine’in çamurlu bir domuz ağılına zincirlenmesi tesadüfi bir görüntü değil. Domuzlarla insanlar aynı fiziksel alana yerleştirildiği anda karakterlerin bu ailenin gözündeki statüsü de değişiyor: artık misafir değiller, korunması gereken insanlar da değiller. Sadece birer bedene dönüşüyorlar. Üstelik bu sahnelerde gördüğümüz domuzlar ve içinde çekim yapılan alan tamamen gerçekti. Bu nedenle sahnedeki kir, ağırlık ve bedensel rahatsızlık yalnızca prodüksiyon tasarımının yarattığı yapay bir görüntü olarak karşımıza çıkmamış oldu. Domuzların filmde bulunması bununla da sınırlı değil. Ailenin insanlara uyguladığı sistem ile hayvanların tutulduğu, kesildiği ve tüketim için hazırlandığı sistem birbirine yaklaştırılıyor.
İnsan bedeninin “kişi” olma niteliği adım adım kaldırılıyor. Bağlamak, kapatmak, hareketini engellemek, beden üzerinde söz sahibi olmak ve sonunda onu yalnızca fiziksel bir materyal olarak görmek… Filmde hayvanlaştırma tek bir sahne değil, neredeyse bütün evin çalışma prensibi. Senaryonun karakterleri ayırma biçimine gelirsek, Tom ve Farid pansiyona diğerlerinden önce varıyor. Aile üyelerindeki tuhaflığı hissediyorlar fakat henüz karşılarında nasıl bir sistem olduğunu anlayamıyorlar. Başlangıçta ortamı hafife alıyor, sınırları zorluyor ve davranışlarının sonuçlarını kestiremiyorlar. Kaçmaya başladıkları anda ise artık “misafir” rolü tamamen sona eriyor. Farid madenlere indiğinde ailenin üst katta sakladığı düzenin altında başka bir dünya olduğunu görüyoruz. Burada kurbanlardan kalan bedenler ve ailenin dışladığı çocuklar bulunuyor. Farid daha sonra bir buhar kazanının içine kapatılıp canlı canlı öldürülüyor. Alex’in aşil tendonlarının kesilmesi ise sadece fiziksel acı yaratmak için kullanılan bir sahne değil; kaçma ihtimalinin bedenden sökülmesi anlamına geliyor. Aslında filmde işkence yalnızca acı üretmiyor. Karakterlerden sırayla hareket etme, kaçma, seçim yapma ve kendi bedenleri üzerinde karar verme hakkını alıyor. Yani hiçbir noktada klasik bir “katil kurbanlarını avlıyor” yapısından söz etmiyoruz.
Von Geisler ailesi önce kurbanın hareket alanını daraltıyor, sonra bedenini kontrol ediyor, ardından o bedenin ne işe yarayacağına karar veriyor. Eva karakteri ise bu düzenin yıllardır devam ettiğini gösteren kişi. Eva da zamanında dışarıdan getirilip zamanla bu ailenin içine çekilmiş biri. Ona ailesinin bir gün geri geleceği söylenmiş; bu inançla itaat etmeye devam etse de gerçek, Eva’nın aile tarafından kaçırılması, ideolojik olarak yetiştirilmesi ve soyun devamı için taşıyıcı anne gibi kullanılmasından başka bir şey değil. Bu detayla aslında filmi farklı bir seviyede görebiliriz. Çünkü artık karşımızda yalnızca öldüren insanlar yok. Kendi kurbanlarını aile sisteminin parçasına dönüştürebilen bir aile var. Madenlerde yaşayan çocuklar da bunun başka bir sonucu. Von Geisler’ın kabul etmediği ya da düzenin dışında bıraktığı kişiler yukarıdaki “aile tablosunun” dışında tutuluyor. Böylece evin kendisi bile bir sınıflandırma sistemine dönüşüyor: kabul edilenler yukarıda, saklanması gerekenler aşağıda. Yasmine ise filmin merkezine giderek daha fazla yerleşiyor. Hamile olduğunun öğrenilmesiyle aile onu öldürülecek başka bir kurban gibi değil, soylarını devam ettirebilecek bir beden olarak görmeye başlıyor. Von Geisler başlangıçta onu oğullarından biriyle eşleştirip aileye “yeni kan” kazandırmayı planlıyor. Hamile olduğunu öğrendiğinde ise Yasmine’in aile içindeki statüsü yeniden değişiyor. Yani Yasmine’in hayatta kalması bile bir süreliğine onun insan olarak değerinden kaynaklanmıyor.
Üreme kapasitesinden kaynaklanıyor. Tam burada filmin karanlık bir tarafını da görüyoruz: istismar. Yasmine’in bedeni artık sadece fiziksel olarak kapatılmıyor; geleceği hakkında da karar veriliyor. Kimle birlikte olacağı, nerede kalacağı, çocuğunun hangi ideolojinin parçası olacağı… Hepsi başkalarının kurduğu bir planın içinde gezinmek zorunda. Mesele yalnızca dışarı çıkabilmek değil; kendi bedeni üzerindeki söz hakkını geri alabilmek. Finale doğru Yasmine de değişiyor. Başlangıçta sürekli çıkış yolu arayan karakter, sonunda kendisini savunmak için giderek daha fiziksel ve ilkel yöntemlere başvuruyor. Goetz’le (evin güçlü oğlu) olan mücadelesi, Gilberte’in (evin büyük ablası) boğazını dişleriyle parçalayarak kurtulması ve finaldeki titreyen, hayvansı yürüyüşü bu dönüşümü tamamlıyor. Karaktere hayat veren Karina Testa da Yasmine’in son evresini oynarken, böylesine yoğun ve trajik olaylardan geçen sıradan bir insanın neye dönüşebileceğini düşündüğünü ve finalde onu “bir hayvan” gibi hayal ettiğini söylemişti.
Sona yaklaşırken film kendi kurduğu insan-hayvan çizgisini son kez tersine çeviriyor. Başlangıçta aile Yasmine’i hayvan statüsüne indiriyorken finalde Yasmine, hayatta kalabilmek için o bedensel ve ilkel dili kendisi kullanıyor. Bu yüzden Yasmine’in son hâlini klasik bir ‘’final girl’’ zaferi olarak görmemek lazım. O kazanmadı. Sadece sağ kaldı. Frontier(s) boyunca herkes bir noktada başka bir yüzün arkasındaki niyeti yanlış okuyor. Her karakter bunu tek başına ve farklı şiddet yöntemleriyle deneyimliyor.
Sonuç olarak pansiyon güvenli değil. Aile, bildiğimiz anlamda aile değil. Misafirlik misafirlik değil. Yemek yalnızca yemek değil. Beden yalnızca kişinin kendisine ait bir beden değil. Soy ise aile bağı olmaktan çıkıp başkalarının hayatına el koymayı meşrulaştıran bir sisteme dönüşüyor. Filmde sadece bir sınır yok, birden çok sınır var. İnsanla hayvanın, misafirle kurbanın, bedenle mülkiyetin, güvenle şüphenin ve sonunda hayatta kalmakla insan olarak kalabilmenin arasında birçok sınır var. Ama film bittiğinde bana kalan şey, sınırların aşılmaya çalışılması değil. İnsanın geçtiği bazı sınırların artık haritada bulunmaması.
Ben Sıla Parla, Sinema, medya, hikâye anlatıcılığı, suç ve toplumsal meseleler üzerine araştırıyor ve yazıyorum. Özellikle sinema çözümlemeleri, korku sineması, suçun sinema ve medyadaki temsili, medya analizleri ve kültürel anlatılar üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra kriminoloji ve adli vaka araştırmalarıyla ilgileniyor, bu alanları zaman zaman sinema ve medya çalışmalarıyla bir araya getiriyorum.



