Hukuk Sustuktan Sonra: Prisoners ve Ressentiment'ın Siyaseti
Prisoners bir suç soruşturması gibi başlar ama asıl meselesi suçtan çok belirsizliktir. İki çocuk kaybolur, aileler cevap bekler ve polis soruşturmayı sürdürür.
Prisoners bir suç soruşturması gibi başlar ama asıl meselesi suçtan çok belirsizliktir. İki çocuk kaybolur, aileler cevap bekler ve polis soruşturmayı sürdürür. Fakat fail ortada yoktur. Tam da bu yokluk, filmin şiddetini üretmeye başlar. Çünkü belirsizlik yalnızca korku yaratmaz, bir suçluya duyulan ihtiyacı da büyütür.
Keller Dover'ın dönüşümünü burada Nietzsche'nin ressentiment kavramıyla okumak mümkün. Ressentiment basit bir öfke değildir. Kişinin kendi güçsüzlüğünü doğrudan eyleme çeviremediği durumda, bu güçsüzlüğü ahlaki bir haklılığa dönüştürmesidir. Öfke artık yalnızca hissedilmez, haklı olduğuna inanılır.
Keller'ın sorunu yalnızca kızının kaybolması değildir. Asıl sorun, hiçbir şey yapamamasıdır. Polis ilerleyemez, Alex konuşmaz, soruşturma sonuç vermez. Keller'ın çaresizliği büyüdükçe şiddeti meşrulaşmaya başlar. Alex'i kaçırması ve işkence etmesi, onun gözünde suç olmaktan çıkar. Çünkü Keller kendisini artık şiddet uygulayan biri olarak değil, bir şey yapmak zorunda olan biri olarak görür.
Ressentiment burada bir duygu olmaktan çıkar ve bir dünya görüşüne dönüşür. Keller'ın düşüncesi kabaca şuna indirgenir. Ben acı çekiyorum, o halde haklıyım. Hukuk cevap vermiyor, o halde ben cevap verebilirim. Çocuğum tehlikede, o halde sınırları aşabilirim.
Tam bu noktada film hukuk meselesini de karmaşıklaştırır. Çünkü sorun yalnızca Keller'ın hukuka karşı çıkması değildir. Hukuk da kendi şiddet biçimlerine sahip bir düzen kurar. Sorgular, gözetler, suçluyu belirler, hapseder ve cezalandırır. Keller ile hukuk arasındaki fark, birinin şiddet kullanıp diğerinin kullanmaması değildir. Fark, şiddetin kimin adına ve hangi yetkiyle uygulandığıdır.
Keller bu yetkiyi kendisine verir.
Devlet ise zaten kendisinde olduğunu varsayar.
Bu yüzden filmde devletin yokluğu değil işlevsiz kaldığı rahatsız edicidir. Polis vardır ama çocuklar hala kayıptır. Soruşturma vardır ama cevap yoktur. Hukuk vardır ama Keller'ın acısını durdurabilecek bir anlam üretemez. Bu boşluk Keller tarafından doldurulduğunda ortaya adalet değil, kendi adaletini kuran bir birey çıkar.
Burada René Girard'ın günah keçisi kavramı devreye girer. Kriz büyüdükçe toplum bir açıklama arar. Karmaşık ve belirsiz bir olayın tek bir kişiye bağlanması, belirsizliğin kendisinden daha katlanılabilir hale gelir. Alex bu yüzden yalnızca bir şüpheli değildir. Başkalarının korkularının üzerine yüklendiği kişidir.
Alex'in sessizliği bu süreci daha da kolaylaştırır. Konuşamadıkça başkaları onun adına konuşur. Keller onun suçlu olduğuna inanır, çevresindekiler onun hakkında hikayeler kurar. Alex giderek bir insandan çok bir açıklamaya dönüşür.
Günah keçisinin işlevi de tam olarak budur. Gerçekten suçlu olması gerekmez. Toplumun taşıyamadığı şeyi üzerine alması yeterlidir.
Filmin Siyahi çiftinin sessizliği bu yüzden daha da ilginç hale gelir. Filmde beyaz karakterler sürekli konuşur. Herkes olayları açıklamaya, suçluyu bulmaya ve anlam üretmeye çalışır. Siyahi çift ise bu anlatı üretme mekanizmasının dışında durur.
Bu sessizlik yalnızca bir gizem unsuru değildir. Kimin konuştuğu, kimin dinlendiği ve kimin sözünün gerçek kabul edildiği sorusunu açar. Hukuk da toplum da sürekli bir anlatı ister. Birinin tanıklık etmesi, konuşması, açıklaması gerekir. Siyahi çiftin sessizliği ise bu talebi boşa çıkarır.
Belki de bu nedenle onların sessizliği filmin en politik anlarından biridir. Çünkü herkes bir suçlu yaratmak için konuşurken, onlar konuşmayarak bu mekanizmanın dışında kalırlar. Sessizlik burada pasiflik değil, egemen anlatının dışında kalma biçimi olarak okunabilir.
Filmin adı da bu noktada anlam kazanır. Prisoners yalnızca hapsedilen insanları anlatmaz. Keller ressentiment'ının, Alex başkalarının onun hakkında kurduğu hikayenin, toplum ise suçlu bulma ihtiyacının içinde sıkışır.
Asıl hapishane bazen bir hücre değildir. Bazen insanın kendi haklılığıdır.
Prisonersın rahatsız edici tarafı da burada ortaya çıkar. Film bize kötü insanların şiddet uyguladığını söylemez. Daha tehlikeli bir şey söyler. İnsanlar kendilerini haklı gördüklerinde şiddet çok daha kolay meşrulaşabilir.
Keller'ın yalnızca trajedisi şiddete başvurması değil. Şiddete başvururken hala kendisini adaletin tarafında görmesidir.
Bu yüzden filmin sorusu "Suçlu kim?" değildir.
Belki daha önemli soru şudur.
Kendimizi haklı gördüğümüzde, kimin üzerinde şiddet uygulama hakkını kendimize tanırız?
Hukuk sustuğunda ortaya çıkan boşluk her zaman adaletle dolmaz. Bazen o boşluğu ressentiment doldurur. Bazen de toplum, kendi korkusunu taşıyabilecek bir günah keçisi bulduğu anda rahatlar.
Ve o anda mahkum olan yalnızca suçlu değildir.
Merhaba, ben Zehra Ekin Can. İzlediğim filmlerin sadece bende kalmasına kıyamadım. Bir sahnede hissettiklerimi, bir karakterin bana düşündürdüklerini paylaşmak; o hikâyeleri beraber çoğaltmak istedim. Bu yüzden her perşembe 'Perdeler Arasında' köşesiyle sizinle buluşuyorum. Sinemanın o büyülü dünyasından bana kalanları, bazen bir klasiği bazen de yeni bir keşfi kendi penceremden anlatıyorum. Sanatın bizi birleştirdiği o ortak noktada, aynı heyecanı paylaştığımızı bilerek yazmaya devam ediyorum.



