Tepeyran'ın romanına adını veren Küçük Paşa, sütanne olacak annesiyle köyden şehre, bir paşa konağına geldiğinde henüz kırk günlük. Asıl adı Salih olan ama zamanla Küçük Paşa diye çağrılan, Büyük Paşa'nın kendi evladından ayırmadığı Salih, Paşa'nın ölümünden sonra köyüne gönderildiğinde ise yedi yaşında. Ömrünün ilk yedi yılında neler olduğunu, konaktaki hayatı, konak insanlarını öğrendikten sonra asıl Salih'in köydeki yaşamını, çektiklerini anlatıyor yazar.
Konusu kısaca böyle romanın ama Tepeyran romanı bir çocuğun gördüğü eziyetlerden ziyade bu eziyetler üzerinden 1800'lerin sonunda Anadolu'yu, Osmanlı idaresini anlatmak, bunlarla ilgili düşüncelerini dile getirmek için yazmış. Hem yönetenleri hem yönetilenleri eleştirmiş. Bir bakalım şimdi nelere nelere değiniyor Tepeyran: Görevleri arttıkça uğraşları azalıp maaşları çoğalan paşalar, geride kalanların ne hâlde yaşayacağını düşünmeden erkekleri askere alan idareciler, doktora Azrail gözüyle bakıp onu görmek istemeyen, kocakarı ilaçlarından medet uman köylüler, görevlilerin göz yummaları sonucu doğal kaynakları tüketenler, kese kese bitirilen ormanlar, köylünün ören yerlerde tahrip ettiği heykeller, ülkeden yurt dışına kaçırılan eserler, vergi altında ezilen Anadolu köylüsü...
Tepeyran Anadolu insanının perperişan hâlini ortaya koyarken hayvanını da es geçmiyor. İki taraf da harap durumda; bakımsız, aç, elde avuçta yok, üstte başta yok. Yokluk ve yoksulluk diz boyu, köylünün cehaleti bitmez tükenmez.
Düşüncelerini aktarmayı seviyor ya yazar, diyelim ev içindeki bir çatışmayı anlatıyor, bir anda bunu genişletip Osmanlı topraklarında yapılan usulsüzlüklere getiriyor lafı. İşte tam bu anlarda Victor Hugo gibi hikâyeden uzaklaşıp sayıp döküyor, verip veriştiriyor yanlışlıklara, haksızlıklara. Natüralist çizgiden hiç ayrılmıyor. Soyaçekimin geçerli olduğunu daha romanın başında Salih üzerinden açıkça gösteriyor. Tabiatı bile siyasetle birlikte anıyor. Örnek vermeden geçemeyeceğim, baharın gelişini tasvir ederken diyor ki sevgili yazarımız: İnkılap devri kadar ruhu okşayan bir nisan sonu, hafif sıcak sabah güneşleri, aralıksız ikindi yağmurları, hürriyet topları gibi gök gürlemeleri, gelecek ümitleri kadar parlak şimşekleri ile geldi. Hadi bir de eleştirisine kulak verelim: Senede sekiz dokuz maaşı birleştirilen sağlık müfettişlerinden biri, "Biz okulda, insanların olur olmaz dertten ölmemeleri için tıp biliminin keşfettiği tedavi ve tedbirleri öğrendik; fakat yemeden yaşamanın, açlıktan ölmemenin çaresini henüz ne bilim bulabildi ne de biz öğrendik."
Yazarın bu şekilde görüşlerini anlatması elbette bir kusur modern romanda, ama derdini anlatmasından ben hiç rahatsız olmadığım gibi istibdat eleştirilerinden, getirdiği çözüm önerilerinden de keyif aldım. Hadi azıcık da dramatize ederek bitireyim. Salih'in bir paçavra gibi kenara atılıp üvey anne şiddetine maruz kalması yüreğimizi dağlarken Anadolu'nun hâlipürmelali de efkârımızı katlıyor. İşin özeti budur.
Merhaba, ben Neslihan Bayram Yavuz. Çok geç de olsa fark ettim ki okumak yetmiyor, okuduklarımı paylaşmak da istiyorum. Böylece okuduklarım hakkında duygu ve düşüncelerimi anlatmaya karar verdim. Tam da bu sebeple her hafta cuma günü "Sayfalar Arasında" konseptiyle sizinle buluşuyorum. Kitaplarla kurduğum bağı yazdıklarım aracılığıyla sizinle paylaşıyor, kimi zaman bir klasikle kimi zaman modern bir eserle sizlerle buluşuyorum. Edebiyatın gücünün bizi birleştirdiği ortak noktada sizinle aynı dili konuştuğumu bilerek yazmaya devam ediyorum.



