DergiARA
KÜLTÜR & SANAT

Sanat ve Kapitalizm

Günümüzde sanat, şimdiye kadar sahip olduğu saygınlık ve değer yargılarını hiçe sayarak piyasa sistemi içerisindeki kapitalistlerin daha fazla kaynağa ulaşmasını sağlayan bir maskeleme aracı hâline mi gelmiştir?

Tuana Memiç·24.08.2026·5 dk okuma
Sanat ve Kapitalizm

21. yüzyılda sanatın bir ifade ediş şekli olarak kullanılmasına alıştık. Peki, bu her zaman böyle miydi? Sanatın spekülasyon aracı olarak kullanılmaya başlanmadığı kapitalizm öncesi dönemde, sanat eserinin bir anlam taşıması gerektiğine dair endişe duyulmuyordu. Sanatçının amacı, eserinin gününü kurtaracak kadar para kazandırmasaydı. Kapitalizmle artan daha fazlasını kazanma ve daha iyisine sahip olma arzusu yalnızca piyasaları değil, sanatçının amacını ve böylelikle sanat eserinin konusunu ve biçimini de değiştirdi.

Kapitalizm, sanat alanını biçimsel olarak değiştirmekle kalmayıp onu, piyasa sisteminin aktörlerinden biri hâline getirdi. Büyük sermaye sahiplerinin “bağış” ve “sponsorluk” adı altında sanat alanına yaptıkları yatırımlarla şirketleri görünürlük kazandı. Aynı sermaye sahiplerinin daha fazla kaynak elde etme hırsıyla farklı kişi ve kurumlara verdiği destekler, temsil edildikleri sanat kurumlarına yeni bir kimlik kazandırdı. Bu noktada sanat eseri, sanatçısının yüklediğinden farklı bir anlam taşımaya başladı. Çağdaş sanat, yeni sermayedarlar için aslını yansıtmayan bir tarza ve ruha sahip mekânlar yarattı. Mekânların sahip olduğu asıl problemler "romantize edilerek" çağdaş sanatın bir parçası olarak pazarlandı ve sanat, piyasa sisteminde daha fazla kâr kazanmak için her türlü hilenin yapılabileceği bir endüstri hâline getirildi.

Pierre Bourdieu: Kültürel Sermaye Kuramı

Kültürün üzerinden kazanç sağlanabildiği yani, sermayeye dönüştüğü dönem 20. yüzyıldır. Bu dönemin en etkili düşünürlerinden biri olan Pierre Bourdieu, kültürel sermaye kuramını ortaya atmıştır. Bourdieu, ilk olarak alan kavramından bahseder. Doğuştan sahip olduğumuz habitus ve kendi kazandığımız kültürel sermayeyle alana çıkarız. Aktörler, alan içerisinde belirlenmiş ekonomik, sosyal, kültürel ve bunların toplamından oluşan sembolik sermayeye sahip olmak ve sermaye hacimlerini genişletmek ya da korumak için aktif bir mücadele içerisine girerler. Sembolik sermayeye sahip olan kişi, sembolik iktidar hâline gelir.

Alan içerisindeki mücadeleler hem bir üstünlük mücadelesini hem de alanın kendi içerisindeki kurallarla olan mücadeleyi ifade eder. Alana tahakküm edenler arasında muhafazakâr bir ilişki varken alana girmek isteyenler, yıkıcı bir strateji uygularlar. Alana tahakküm edenlerden farklı habitus ve kültürel sermayeye sahip toplulukların alan içerisinde güç kazanması ve var olan muhafazakâr düzeni değiştirmesi, aslında mevcut düzenin korunması anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, iktidarlar değişir fakat alan içerisindeki işleyişi sağlayan alışılmış düzen korunur. Bu durum, Bourdieu tarafından yeniden üretim olarak adlandırılır.

Alandaki aktörlerin davranışları, her zaman rasyonel olmak zorunda değildir. İnsanlar, habitusunun kişiye vermiş olduğu yöntemsel bir yatkınlıkla ve çıkarları için hareket ederler. Kişinin habitusuna uygun olmadığını düşünerek alana girmek istememeye karar vermesi, onun kendisine uyguladığı bir tür sembolik şiddettir. Kişinin kendisine uyguladığı bu sembolik şiddet, alan içerisindeki sınıfsal mücadelenin varlığının göstergesidir.

BP (British Petroleum) ve İngiltere’nin en prestijli galerilerinden biri olan Tate arasındaki sponsorluk ilişkisi, BP’nin 2010’da sebep olduğu Meksika Körfezi felaketiyle gündeme gelmiştir. Bu kazanın doğurduğu ekolojik zarar, birçok aktivist kolektif tarafından dile getirilmiş ve iki kurum arasındaki sponsorluk anlaşmasının sonlandırılmasına dair talepler yükselmiştir. Çeşitli aktivist gruplar, eleştirilerini sadece dile getirmekle kalmamış aynı zamanda, BP’nin sebep olduğu ekolojik hasarı hatırlatacak sanatsal protestolar da düzenlemiştir. [1]

Tate galerileri ve daha birçok sanat kurumu, kültür ve toplumu bir araya getiren ortak mekânlardır. BP ise, sadece sebep olduğu kaza ile değil; üretim, genişleme ve yayılma faaliyetleriyle de mevcut kapitalist düzenin “daha fazla” hırsını destekleyen bir kuruluştur. Bu şekilde anılan bir kuruluşun sanatın destekçisi olarak Tate galerileri ile aynı bağlamda yer alması ne kadar inandırıcıdır ya da bu noktada, eleştirilere maruz kalması gereken tek taraf BP midir? Bu soruların cevabı, Bourdieu’nun kültürel sermaye kuramında mevcuttur: Alandaki aktörlerin davranışları, her zaman rasyonel olmak zorunda değildir. İnsanlar, habitusunun kişiye vermiş olduğu yöntemsel bir yatkınlıkla ve çıkarları için hareket ederler. Habitusu değiştirmek zordur ve her alanın kendisine ait kuralları vardır. Alanın tahakküm sahiplerini yenmek için verdiğimiz mücadele, iktidarı değiştirse de mevcut düzeni koruyacaktır ve kendini yeniden üretecektir. Başka bir ifadeyle, insan çıkarları için hareket etmeye devam edecek ve yeni sembolik iktidar, alana girmek isteyen bir başka yıkıcı stratejiyle mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Mutenalaştırma: İşçi Mahallesinden Sanat Merkezine Dönüşüm

New York’un 1980’lere kadar işçi mahallesi olan Lower East Side’a, kırkın üzerinde sanat galerisinin açılmasıyla yeni bir kimlik kazandırıldı. Mahallenin asıl sorunları ve işçi sınıfının yaşam standartları, sanat basınına “maceralarla dolu avangard bir ortam” söylemiyle yansıdı. Mahalle, çağdaş sanatın yeni mekânlarından biri hâline getirildi ve dönemin sanat akımının bir parçası olarak pazarlandı. [2]

Mahalleye yerleşen sanatçıların, işçi sınıfının yaşam biçimini, çağdaş sanat adı altında yeni bir akımın parçası olarak piyasaya sürmesiyle bölgeye duyulan ilgi arttı. Bölgede işçi sınıfı için halihazırda zor olan yaşam standartları, daha zor hâle geldi. Bu nedenle, çoğu aile göç etmek zorunda kaldı. Belediyeler, galerilerin bölgeye yeni finansmanlar sağladığı gerekçesiyle duruma kayıtsız kaldı. Bölgede yaşayan birçok işçi, Sanayi Devrimi sonrası otonomlaşan iş gücü nedeniyle işlerini kaybetmişti. Şimdi de sermaye sahiplerinin piyasadaki hareketlerini kolaylaştıran ve maskeleyen “çağdaş sanat” yüzünden yerlerinden ediliyorlardı. İşçi sınıfı, piyasa sistemi içerisinden adım adım sürgüne gönderilirken sanatçılar, yeni kapitalistler hâline mi geliyordu?

21. Yüzyılda Sanatın Durumu

Sanatın değeri, sanatçısından bağımsız kendi yaratım gücünden gelir. Bir eser, başka bir eserin var oluş kaynağıdır. Kapitalizm öncesi dönemde sanatçı, kimliğiyle para kazanmıştır. Piyasa sisteminde ise, sanatçının emeğinden ayrı olarak sanat eserinin kendisi sermaye yaratır. Bu nedenle, 21. yüzyılda sanat eserinin taşıdığı anlam ve temsil ettiği değer, daha da önemli bir hâle gelmiştir ve esere bir kimlik kazandırmıştır. Aynı zamanda bu kimlik, sanat eserine sanatçısından bağımsız bir iktidar alanı ve statü yaratmıştır. İktidarın var olanı koruma ve daha fazlasını elde etme gayesi, onu farklı kişi ve kuruluşlarla ortaklığa itmiştir. Bir diğer örnekte ise, “sanat” adı altında finanse edilen kişi ve kurumlar, sanata yeni bir ruh kazandırdıkları gerekçesiyle kendilerine ait olmayan bir alanı “istila” edebilecek kadar ileri gitmişlerdir. Özetle; 21. yüzyılda sanat, kendi doğasından dolayı sahip olduğu “saygınlığın” daha fazla kazanç elde etmek amacıyla kullanıldığı bir maskeleme aracı hâline gelmiştir.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

1 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/5535113

2 https://www.e-skop.com/skopbulten/mutenalastirma-sanati/2649

Tuana Memiç

Merhaba, ben İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü son sınıf öğrencisiyim. Politika, ekonomi, kültür ve sanat; hayatımın her döneminde sistemin çalışmasını sağlayan iç içe geçmiş çarklıları hatırlatır şekilde var olmuşlardır. Bu alanları ayrı disiplinler olarak değil, ortak bir kesişim kümesinde ele almanın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Akademik hayatımda ekonomi politiğe ve günlük yaşantımda sanata duyduğum ilginin bir kesişimi olarak sanatın ekonomi politiği hakkında araştırma yapmayı ve yazmayı seviyorum. Mevcut durumları her zaman yaklaşılan perspektiflerle değil, görülmesi gereken başka bir boyut olduğunu düşünerek ele almaya çalışıyorum. Bu yüzden, olay ve durumların görünen kimliklerinin altında, onları besleyen bir “gizli” alt kimlik taşıdığına inanarak araştırmalarımı yapıyor ve yazıyorum. Aynı yaklaşımla ekonomi politik ve sanat hakkındaki yazılarımda buluşmak dileğiyle...

Profili gör
İlgili yazılar