DergiARA
POLİTİKA

Farklılıklarda Değil Aynılıklarda Buluştuklarımız

Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’den ilhamla…

Melis Özyurt·04.10.2026·2 dk okuma
Farklılıklarda Değil Aynılıklarda Buluştuklarımız

Geçtiğimiz günlerde Nilay Örnek’in podcastinde Prof. Dr. İoanna Kuçuradi’yi dinlerken, insan felsefesi ve değerler etiği üzerine inşa ettiği o temel önermeyle yeniden karşılaştım:

Bizi bir araya getirecek olan şey farklılıklarımızın altını çizmek değil, "aynılıklarımızı" keşfetmektir. Kuçuradi'nin kimlik siyasetini aşan bu ontolojik yaklaşımı, zihnimde İstanbul üzerinden devasa bir ayna düzeneği kurma fikrini canlandırdı. Şehri, kentsel mekanı ve kültürel hafızayı anlamak için aynalar üzerinden yapılacak sosyolojik bir çalışma, en saf haliyle bir çocukla başlatılabilir. Çünkü bir çocuğun aynadaki yansımaya ilk bakışı; toplumsal etiketlerin, inşa edilmiş kültürel sınırların ve kategorize edilmiş "öteki" kavramının henüz devrede olmadığı, pürüzsüz bir "aynılık" anıdır.

Kent kimliği, gastronomi tarihi ve kültürel hafıza üzerine çalışırken zaman zaman akademik literatürün de bizi ittiği bir tuzak var: Yalnızca ayrışan detaylara ve farklılıklara odaklanmak. Örneğin, İstanbul'un azınlık topluluklarını ve onların kentsel hafızadaki yerlerini mikro ve makro sosyolojik çerçevelerle okurken, ister istemez sınırları belirginleştiriyoruz. Sözlü tarih mülakatı yaparken, nesiller arası aktarılan hafızayı incelerken çoğu kez "bize benzemeyeni" arama eğilimindeyizdir. Oysa Kuçuradi’nin merceğinden baktığımızda, bu devasa sosyolojik çerçevenin çekirdeğinde hepimizin ortak paydada buluştuğu evrensel bir "insan olma" hali yatar.

Bu aynılığı en net gözlemleyebildiğimiz yer ise şüphesiz "sofra"dır. Pierre Bourdieu'nün Ayrım (Distinction) kavramıyla veya Norbert Elias'ın Uygarlık Sürecinde anlattığı beden terbiyesi ve masa adabıyla sofrayı; sınıfsal bir statü, kimlik inşası ve farklılaşma alanı olarak okumak bilgi odaklı yaklaşımın bir gereğidir. Ancak işin o analitik kabuğunu kırıp mutfağa, domestik alana ve bir yayanın elinden çıkan tariflerin ardındaki hikayelere indiğimizde tablo radikal bir şekilde değişir. Takuhi Tovmasyan’ın Sofranız Şen Olsun kitabında anlattığı o aile sofralarının etrafında toplanma güdüsü, kayıpların ardından tutulan ortak yaslar veya bir reçetenin hayatta kalma çabası, kültürel kökeni ne olursa olsun aynı sosyolojik ihtiyaca karşılık gelir. Çukurcuma'da tarihi bir meyhanede, meze kültürünün o çok katmanlı yapısı içinde paylaşılan dertler, farklılıkların sergilendiği bir vitrin olmaktan çıkıp, aynılıkların kutlandığı bir ritüele dönüşür.

İstanbul gibi tarihi, siyasi ve sosyolojik olarak karmaşık bir şehirde, o aynayı kentin tam kalbine yerleştirip hep birlikte baksak... Gündelik hayatın politikası içinde eriyen, sanatla, sosyolojiyle ve aidiyetlerle yoğrulan kimliklerimizin ardında, o ilk çocuğun saf bakışını görebiliriz. Bizleri farklılıklarımız tanımlıyor, zenginleştiriyor ve renklendiriyor olabilir; ancak kentsel hafızamızı onaracak ve bizi bu şehirde bir arada tutacak olan asıl harç, acıda, neşede ve bir sofrayı paylaşma arzusunda ne kadar "aynı" olduğumuzu hatırlamaktır.

Melis Özyurt

İstanbul’da doğup büyümek; sanatla siyasetin kesiştiği, her köşesinde tarih barındıran bu şehirde topluma ve insana dair merakımın erken yaşta şekillenmesini sağladı. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanındaki akademik yolculuğum ise bugün kültür, politika, medya ve güncel meselelere dair akademik referanslarla zenginleştirilmiş yazılar üretmeme olanak tanıyor. Sanat ve siyaset arasındaki ortak kümeye duyduğum ilgi, dijital yayıncılık alanında disiplinlerarası bir bakış açısıyla içerik üretmemi mümkün kılıyor. Çevrimiçi kültür platformu Dergi ARA'da yazar ve içerik küratörü olarak yer alıyor, platformun dijital ve sosyal medya iletişimini yöneterek kolektif bilinci besleyen içerikler üretiyorum. İletişim alanındaki deneyimlerim bu yaratıcı sürece ivme kazandırırken, İstanbul’un çok katmanlı yapısı üretimlerimde en büyük ilham kaynaklarımdan biri olmaya devam ediyor.

Profili gör
İlgili yazılar