DergiARA
SİNEMA · PSİKOLOJİK GERİLİM

Funny Games (2007): Nazik Katiller ve Metaleptik Bir Kâbus

Yemek hazır, aileniz yanınızda fakat birden kapıda iki kişi beliriyor. Hayatınızda göreceğiniz son iki yüz onlar olacak.

Sıla Parla·28.10.2026·5 dk okuma
Funny Games (2007): Nazik Katiller ve Metaleptik Bir Kâbus

Seyirci olduğumuz zaman masum mu oluyoruz? Yoksa ister istemez yaşanabilecek en korkunç sahneyi bile merakla mı bekliyoruz? Ne de olsa film diyerek izlediğimiz yapımların çoğu, gerçek hayatta başımıza gelmesinden korktuğumuz olayları perdeye taşıyor.

Bir insanın başına korkunç bir şey geleceğini bildiğimiz hâlde izlemeye devam edebiliriz. Bu kez “yalnızca merak ettiğimiz için izliyoruz” demek bana fazla basit geldi. Açık konuşmak gerekirse, Funny Games böyle bir söylemi fazlasıyla hak eden bir film. Çünkü başkasının yaşadığı tehlikeyi güvenli bir mesafeden deneyimlemek bazılarımızın hoşuna gidiyor.

Michael Haneke'nin Funny Games ile sorguladığı meselelerden biri de bu. İki gencin bir aileye neden işkence ettiğinden çok, bütün bunları izleyen kişinin ne beklediğiyle ilgilenmesi. Alıştığımız gerilim filmlerinde seyirciyle karakterler arasında görünmez bir anlaşma vardır. Biz onların başına gelenleri izleriz, onlar da kurtulmaya çalışırlar. Ancak bu film, bizi o anlaşmanın içine çekip ardından bütün kuralları değiştiriyor. Üstelik zaman zaman doğrudan bize bakıyor. İzlediğimiz şiddetin farkındayız, fakat bir noktadan sonra filmin de bizi izlediğini anlıyoruz.

George ve Ann Farber, oğulları Georgie ile birlikte tatil için göl kenarındaki yazlık evlerine gelirler. Ancak komşuları Fred'in alışılmadık derecede gergin davranışları dikkatlerini çeker. Yanında ise daha önce tanımadıkları Paul ve Peter adında iki genç vardır. Bir süre sonra Peter, yumurta istemek gibi son derece sıradan bir bahaneyle ailenin evine girer. Kim bilebilirdi ki birkaç yumurtayla başlayan bu ziyaret, bütün ailenin ölümüne uzanan bir işkenceye dönüşecek?

Peki, bunu neyle başarıyorlar?

Nezaketle. Evet, nezaketle.

Filmde benim dikkatimi çeken şeylerden biri buydu. Paul ve Peter'ın rahatsız edici derecede ölçülü davranışları. Özür diliyor, açıklamalar yapıyor, kibar görünmeye çalışıyorlar. Ancak bütün bunların arkasında giderek belirginleşen bir hâkimiyet kurma isteği bulunuyor. Burada şiddet ilk olarak fiziksel saldırıyla başlamıyor. Önce evin içindeki sosyal sınırlar ihlal ediliyor. Bir misafir ne kadar ileri gidebilir? Ev sahibi ne zaman rahatsız olduğunu söyleyebilir? Karşımızdaki kişi kibar konuşmaya devam ediyorsa tehdit altında olduğumuzu kabul etmek neden zorlaşır?

Paul ve Peter, ailenin toplumsal davranış kurallarını kendi lehlerine kullanıyor. Ann'in başlangıçta gösterdiği sabır ve misafirperverlik, giderek onun hareket alanını daraltıyor. Bu nedenle filmi yalnızca bir haneye zorla girilmesini anlatan gerilim olarak değerlendirmek bence yetersiz. Bu filmde toplumsal nezaketin güvenlik hissimizle ilişkisinden çok daha travmatik bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bir insanın tehlikeli olduğunu anlamak için bazen açıkça tehdit etmesini bekliyoruz. Ancak Paul ve Peter, tehditlerini çoğu zaman nezaketin arkasına gizliyor. Burada saldırganların sakinliği, tehlikeyi çok daha öngörülemez hâle getirmiş durumda.

Michael Pitt'in Paul karakterini neredeyse eğleniyormuşçasına sakin canlandırması da bu etkiyi güçlendiriyor aslında. Onun karşısında Naomi Watts'ın Ann karakteriyle yansıttığı korku ve çaresizlik, iki taraf arasındaki psikolojik uçurumu belirginleştiriyor. Paul için bir oyun olan şey, Ann için hayatta kalma mücadelesi. Üstelik saldırganların davranışlarında alışıldık bir suç motivasyonu bulamıyoruz. Para, intikam veya kişisel husumet yok. Seyirci olarak sürekli bir gerekçe arıyoruz. Çünkü gerekçeyi bulduğumuzda yaşananları zihnimizde bir yere yerleştirebileceğimizi düşünüyoruz. Film ise bize bu rahatlığı vermiyor. Saldırganlığın nedenine ilişkin tatmin edici bir açıklama yok.

Funny Games üzerine düşünürken filmin en belirleyici nesnesinin bir silah veya bıçak değil, televizyon kumandası olduğunu fark ettim. Çünkü burada asıl güç, bir insanın hayatına son vermekten ziyade, olayların nasıl gelişeceğine karar verebilmekte yatıyor.

Ann'in pompalı tüfeği ele geçirerek Peter'ı vurması ise seyirci için kısa süreli bir rahatlama anı. Nihayet bir karşılık verilmiş, kurbanlardan biri kontrolü ele geçirmiş diye düşünüyoruz.

Ancak Paul, televizyon kumandasını alarak yaşananları geri sarıyor.

Evet, yanlış okumadınız. Filmin içindeki bir karakter, içinde bulunduğu anlatının zaman akışına doğrudan müdahale ediyor. Sinema ve edebiyat kuramında metalepsis olarak adlandırılan bu durum, anlatının farklı gerçeklik düzeyleri arasındaki sınırların ihlal edilmesi anlamına gelir. Ancak Funny Games'te bu müdahale yalnızca sinemasal bir kuralı yıkmakla kalmıyor; seyirci olarak olayların gidişatına ilişkin taşıdığımız beklentileri de altüst ediyor. Tam da adaletin yerini bulacağını düşündüğümüz anda, hikâyenin kontrolünün kimin elinde olduğunu ve bu dünyada adaletin bizim beklediğimiz biçimde işlemeyeceğini anlıyoruz.

Normal şartlarda kumanda seyircinin elindedir.

Seyirci filmi durdurabilir, ileri sarabilir veya tamamen kapatabilir. Ancak hikâyenin nasıl ilerleyeceğine karar verme yetkisi yoktur. Paul kumandayı eline aldığında yalnızca Ann'in kurtulma ihtimalini değil, seyircinin bütün beklentilerini de ortadan kaldırarak, vahşete yeni bir yön çiziyor. Paul’un kameraya dönerek bizimle iletişim kurması da aynı nedenle önemli. Dördüncü duvarın kırılması yalnızca biçimsel bir tercih değil. Paul, izleyiciyi fark ederek onu oyunun dışında kalamayacağı bir konuma yerleştiriyor.

Burada yönetmenin kamera kullanımını da önemli buluyorum. Yönetmen, şiddetin bazı anlarını doğrudan göstermek yerine uzun, hareketsiz planlara ve kadraj dışında gerçekleşen olaylara başvuruyor. Özellikle ailenin yaşadığı kayıpların ardından uzayan sessizlik, herhangi bir kanlı görüntüden daha sarsıcı olabiliyor. Kamera bizi kurtarılmayı bekleyen karakterlerle baş başa bırakıyor, fakat müdahale etmemize izin vermiyor. Peki, böylesine korkunç bir olayın nasıl sonuçlanacağını öğrenme arzumuz, izlediğimiz şeyi eğlenceye dönüştürüyor mu?

Herkes adına cevap vermek istemem. Şiddet içeren bir filmi izlemekten hoşlanmakla gerçek şiddeti onaylamak aynı şey değil. Ancak bir karakterin acısına üzülürken hikâyenin devam etmesini beklememiz, üzerinde düşünmeye değer bir çelişki.

Haneke'nin 1997 tarihli kendi filmini 2007'de neredeyse plan plan yeniden çekmesi de tesadüf değil. Yönetmen, ilk filmin Almanca olması nedeniyle hedeflediği Amerikan seyircisine yeterince ulaşamadığını açıklamıştı. Dolayısıyla bu yeniden çekimi yalnızca Hollywood'a uyarlanmış bir hikâye olarak düşünmüyorum. Şiddeti eğlence olarak tüketen seyirciye aynı rahatsız edici soruyu bu kez onun daha aşina olduğu bir sinema diliyle yöneltiyor.

Funny Games benim için bir ailenin yaşadığı korkunç bir geceyi anlatmaktan çok, seyirci olarak neyi, neden görmek istediğimi sorgulatan bir film. Daha önce de benzer bir rahatsızlık hissettiğim yapımlar oldu. Ancak burada aile tamamen hazırlıksız ve masum. Herhangi bir intikamın veya açıklanabilir nedenin bulunmadığı, katlanılması güç bir işkenceden söz ediyorum. Yönetmenin şiddeti çoğu zaman doğrudan göstermemesi ise yaşananları daha katlanılabilir kılmıyor. Görmediğimiz anları zihnimizde tamamlıyoruz.

Finalde Paul ve Peter'ın başka bir eve yönelip yeniden yumurta istemesi, hikâyenin tamamlandığına dair beklentimizi ortadan kaldırıyor. Bir ailenin hayatı sona eriyor, ancak oyun devam ediyor. Benim bu filmden çıkardığım sonuç, izlediğimiz her şiddet olayından sorumlu olduğumuz değil. Asıl mesele, başkasının acısına bakarken kendi konumumuzu ne kadar sorguladığımız. Çünkü Funny Games boyunca Paul ve Peter'ın ne yapacağını merak ettik. Bir sonraki sahneyi görmek istedik. Oyunun bitmesini beklerken onu izlemeye devam ettik.

Oyunu oynayan iki kişiden nefret ederken, nasıl biteceğini öğrenmek için yerimizden hiç kalkmadık.

Sıla Parla

Ben Sıla Parla, Sinema, medya, hikâye anlatıcılığı, suç ve toplumsal meseleler üzerine araştırıyor ve yazıyorum. Özellikle sinema çözümlemeleri, korku sineması, suçun sinema ve medyadaki temsili, medya analizleri ve kültürel anlatılar üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra kriminoloji ve adli vaka araştırmalarıyla ilgileniyor, bu alanları zaman zaman sinema ve medya çalışmalarıyla bir araya getiriyorum.

Profili gör
İlgili yazılar