Kimin Odysseia’sı?
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, vizyona girmesinden önce başlayan tartışmaları gösterime girdikten sonra da sürdürdü. Oyuncu seçimleri, IMAX gösterimleri ve karakterlerin kullandığı dil, filmin kendisi kadar konuşuldu. Birbirinden farklı görünen bu tartışmalar aslında aynı soruda birleşiyor: Binlerce yıllık bir anlatıyı bugüne taşırken neye sadık kalmak gerekir?
Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi, vizyona girmesinden önce başlayan tartışmaları gösterime girdikten sonra da sürdürdü. Oyuncu seçimleri, IMAX gösterimleri ve karakterlerin kullandığı dil, filmin kendisi kadar konuşuldu. Birbirinden farklı görünen bu tartışmalar aslında aynı soruda birleşiyor: Binlerce yıllık bir anlatıyı bugüne taşırken neye sadık kalmak gerekir?
Nolan’ın Homeros’u birebir yeniden üretmesi zaten mümkün değil. Antik Yunanca anlatılan, sözlü kültür içinde şekillenen ve yüzyıllar boyunca sayısız kez çevrilen bir destan, büyük bütçeli bir Hollywood filmine dönüştüğü anda değişmeye başlar. Bu nedenle tartışma, filmin değişip değişmediğinden çok, hangi değişikliklerin kabul edilebilir bulunduğu üzerinden yürütülüyor.
#Kadro Tartışmaları#
Filmin oyuncu kadrosu açıklandığında en fazla konuşulan tercihlerden biri Lupita Nyong’o’nun Helen’i canlandırmasıydı. Trans oyuncu Elliot Page’in kadroda bulunması da filmi kısa sürede “woke kültürü” tartışmalarının merkezine taşıdı. Bazı seyirciler bu seçimleri çeşitlilik adına yapılmış yapay müdahaleler ve pozitif ayrımcılık olarak yorumladı.
Ancak burada öncelikle neyin normal kabul edildiğine bakmak gerekiyor. Beyaz bir oyuncunun mitolojik bir karakteri canlandırması genellikle açıklama gerektirmezken siyah bir oyuncunun seçilmesi politik bir karar olarak okunuyor. Bir tercihin görünmez, diğerinin ideolojik sayılması, sinemada yerleşmiş temsil anlayışının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Helen’in beyaz olması gerektiği düşüncesi de doğrudan Homeros’tan gelmiyor. Karakterin yüzyıllar boyunca Batı resminde, tiyatrosunda ve sinemasında belirli bir güzellik anlayışıyla temsil edilmesinden kaynaklanıyor. Bu görüntü o kadar fazla tekrarlandı ki tarihsel bir gerçek gibi kabul edilmeye başlandı. Oysa Helen, görünüşü belgelenmiş gerçek bir kişi değil, farklı dönemlerde yeniden yorumlanan mitolojik bir karakter.
Film Yunan mitolojisini, coğrafyasını ve kültürel mirasını kullanırken önemli rollerde Yunan oyunculara yeterince yer vermemesi nedeniyle de eleştirildi. Bu eleştiri, “Helen siyah olabilir mi?” sorusundan daha anlamlı bir noktaya temas ediyor. Hollywood başka kültürlere ait hikayeleri evrensel anlatılar olarak sunarken, o kültürlerin günümüzdeki temsilcilerini kolayca görünmez hale getirebiliyor.
#IMAX Tartışmaları#
Film etrafındaki ikinci önemli tartışma, Nolan’ın IMAX konusundaki ısrarıyla ilgiliydi. The Odyssey tamamen IMAX kameralarıyla çekildi ve filmin en iyi deneyiminin IMAX 70 mm salonlarında yaşanacağı özellikle vurgulandı.
Nolan’ın sinema anlayışında salon her zaman merkezi bir yere sahipti. Yönetmen, filmlerin telefonda ya da televizyonda tüketilen sıradan içeriklerden ayrılması gerektiğini düşünüyor. Büyük perdeyi, güçlü sesi ve toplu seyir deneyimini sinemanın vazgeçilmez parçaları olarak görüyor. Bu yaklaşım, dijital platformların hakim olduğu bir dönemde sinema salonlarını korumaya yönelik önemli bir çaba olarak değerlendirilebilir.
Ancak sorun, Nolan’ın ideal kabul ettiği gösterim biçiminin çok az sayıda seyirci için erişilebilir olması. IMAX 70 mm salonları dünyanın pek çok yerinde bulunmuyor. Bu salonlara ulaşabilen seyircilerin de biletleri çok önceden alması ve standart gösterimlere göre daha yüksek ücretler ödemesi gerekiyor.
Film elbette normal salonlarda da izlenebiliyor. Fakat bir format sürekli olarak filmin “gerçek” deneyimi şeklinde sunulduğunda, diğer salonlarda filmi izleyen seyirciye eksik bir versiyon izlediği hissettiriliyor. Böylece aynı filmin seyircileri arasında görünmez bir sınıf farkı oluşuyor.
Burada Nolan’ın sinemayı koruma arzusu ile sinemanın erişilebilirliği arasında bir gerilim ortaya çıkıyor. Yönetmen bir yandan salonu herkesin bir araya geldiği kamusal bir alan olarak savunuyor, diğer yandan ideal seyir deneyimini yalnızca belirli şehirlerde ve belirli ekonomik imkanlarla ulaşılabilen bir ayrıcalığa dönüştürüyor.
#Dil Tartışmaları#
Filmin diliyle ilgili tartışmanın merkezinde Telemakhos’un babasından söz ederken “dad” kelimesini kullanması vardı. Bazı seyirciler bu kelimeyi fazla modern ve gündelik buldu. “Father” kelimesinin destanın ağırlığına ve tarihsel atmosfere daha uygun olacağını savundu.
Tom Holland’ın bu eleştiriye verdiği cevap tartışmanın temel sorununu açığa çıkarıyor: Telemakhos gerçekte “father” da demeyecekti, çünkü Antik Yunanca konuşacaktı. Bu nedenle “dad” ile “father” arasında tarihsel doğruluk bakımından düşünüldüğü kadar büyük bir fark yok.
“Father”ın daha eski ve doğru hissettirmesinin nedeni, Antik Yunan’a daha yakın olması değil, tarihi filmlerde duymaya alıştığımız dile benzemesi. Ağır, resmi ve çoğunlukla İngiliz aksanıyla kurulan konuşma biçimini zamanla geçmişin doğal sesi gibi kabul ettik. Oysa bu da modern sinemanın yarattığı bir gelenek.
Tartışılması gereken soru, Telemakhos’un gerçekten hangi İngilizce kelimeyi kullanacağı değil. Zaten hiçbir İngilizce kelime tarihsel olarak tam karşılık oluşturamaz. Asıl soru, geçmişin bugünkü seyirciye uzak ve görkemli mi, yoksa yakın ve anlaşılır mı gösterileceğidir.
Dil tartışması, Nolan’ın yararlandığı Emily Wilson çevirisini de gündeme getirdi. Wilson’ın Odysseia çevirisi sade, doğrudan ve çağdaş dili nedeniyle övüldü; ancak bazı okurlar tarafından Homeros’u günümüz değerlerine göre değiştirmekle suçlandı. Çevirmenin kadın olması da tartışmaların merkezine yerleştirildi.
Oysa her çeviri zaten bir yorumdur. Çevirmen yalnızca kelimeleri başka bir dile aktarmaz; metnin ritmi, tonu, toplumsal ilişkileri ve karakterleri hakkında da karar verir. Tek bir kelimenin bile birden fazla karşılığı olabilir ve yapılan her tercih metnin nasıl anlaşılacağını değiştirir.
Önceki çevirilerin tarafsız, Wilson’ın çevirisinin ise politik kabul edilmesi de oyuncu seçimi tartışmasına benziyor. Alışılmış yorumlar görünmez hale gelirken yeni yorumlar müdahale olarak görülüyor. Bir kadın çevirmenin metindeki kadınlara, kölelere ve iktidar ilişkilerine farklı bir dikkatle yaklaşması, metni bozduğu anlamına gelmez. Daha önce geri planda bırakılan bazı noktaları görünür hale getirebilir.
Üstelik Odysseia günümüze tek ve değişmeden kalmış bir metin olarak ulaşmadı. Önce sözlü kültür içinde aktarıldı, ardından yazıya geçirildi ve yüzyıllar boyunca farklı dillere çevrildi. Bugün okuduğumuz Homeros, her zaman bir çevirmenin ve dönemin içinden geçerek bize ulaşıyor.
Bu nedenle “dili ne kadar koruyabiliriz?” sorusunun kesin bir cevabı yok. Kelimeleri, ritmi, duyguyu ve kültürel bağlamı aynı anda eksiksiz biçimde korumak mümkün değil. Her uyarlama ve çeviri bazı şeyleri öne çıkarırken bazılarını geri plana iter.
#Sadakat Kime, Neye?#
The Odyssey etrafındaki casting, IMAX ve dil tartışmaları ilk bakışta birbirinden bağımsız görünüyor. Oysa üçü de klasik bir eserin günümüzde kime ait olduğu sorusuna bağlanıyor.
Oyuncu kadrosu, miti kimin temsil edebileceğini; IMAX tartışması, filmi kimin ideal koşullarda izleyebileceğini; dil tartışması ise geçmişin bugüne hangi kelimelerle aktarılabileceğini sorguluyor.
Homeros’a tam anlamıyla sadık kalmak zaten mümkün değil. Karakterler İngilizce konuştuğu, Hollywood oyuncuları tarafından canlandırıldığı ve IMAX kameralarıyla kaydedildiği anda karşımızda yeni bir eser bulunuyor. Bu yüzden önemli olan değişimin varlığı değil, yapılan değişikliklerin hangi düşünceye hizmet ettiği.
Nolan’ın filmi Homeros’u yalnızca yeniden anlatmıyor. Aynı zamanda kültürel mirasın kimler tarafından temsil edildiğini, sanatın kimler için üretildiğini ve geçmişin bugünkü dünyada nasıl konuşmaya devam edebileceğini tartışmaya açıyor. Filmi çevreleyen gürültü de tam olarak buradan doğuyor.
Merhaba, ben Zehra Ekin Can. İzlediğim filmlerin sadece bende kalmasına kıyamadım. Bir sahnede hissettiklerimi, bir karakterin bana düşündürdüklerini paylaşmak; o hikâyeleri beraber çoğaltmak istedim. Bu yüzden her perşembe 'Perdeler Arasında' köşesiyle sizinle buluşuyorum. Sinemanın o büyülü dünyasından bana kalanları, bazen bir klasiği bazen de yeni bir keşfi kendi penceremden anlatıyorum. Sanatın bizi birleştirdiği o ortak noktada, aynı heyecanı paylaştığımızı bilerek yazmaya devam ediyorum.



