DergiARA
KÜLTÜR & SANAT

Romantizm Bir Lüks Mü Oldu?

Aşk hakkında konuşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Etrafımız flört rehberleriyle, bağlanma türleri üzerine içeriklerle, ilişki tavsiyeleriyle dolu. Tuhaf olan şu: Konuşmak kolaylaştıkça, sevmenin kendisi zorlaşmış gibi görünüyor. Tanışıyoruz, beğeniyoruz, mesajlaşıyoruz; ama bir adım ötede çoğumuzu aynı tereddüt durduruyor: "Peki ya sonrası?"

Halenaz Ekmekçiler·06.08.2026·4 dk okuma
Romantizm Bir Lüks Mü Oldu?

Aşk hakkında konuşmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Etrafımız flört rehberleriyle, bağlanma türleri üzerine içeriklerle, ilişki tavsiyeleriyle dolu. Tuhaf olan şu: Konuşmak kolaylaştıkça, sevmenin kendisi zorlaşmış gibi görünüyor. Tanışıyoruz, beğeniyoruz, mesajlaşıyoruz; ama bir adım ötede çoğumuzu aynı tereddüt durduruyor: "Peki ya sonrası?"

TÜİK'in açıkladığı son verilere göre Türkiye'de 2025 yılında evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre geriledi, ortalama ilk evlenme yaşı ise hem kadınlarda hem erkeklerde yükselmeye devam ediyor. Boşanma hızı ise 2001'den bu yana görülen en yüksek seviyede. Rakamlar tek başına bir şey söylemez belki ama bir araya geldiğinde bir soruyu fısıldıyor: İnsanlar birbirine bağlanmaktan mı vazgeçti, yoksa bağlanmak mı zorlaştı?

Belki de soruyu yanlış soruyoruz. Sorun aşkın kendisinde değil; içinde sevmeye çalıştığımız dünyada olabilir mi?

#Aşkın Da Bir Bütçesi Var#

İlişki kurmak uzun süre yalnızca bir duyguyla ilgili değildi; aynı zamanda bir yarın kurmakla ilgiliydi. Birine bağlanmak, geleceği birlikte hayal edebilmek demekti — bir ev, bir düzen, belki bir çocuk. Oysa bugün o yarının kendisi belirsiz. Kira, geçim, iş güvencesizliği derken ortak bir gelecek hayal etmek bile zorlaşıyor; insan, kuramadığı bir geleceğe başkasını da çağıramıyor.

"Bağlanma korkusu" dediğimiz şeyin altında çoğu zaman duygusal bir yara değil, çok daha somut bir kaygı yatıyor: Kendi ayakları üzerinde zar zor duran biri, ikinci bir hayatı nasıl taşısın? Romantizm böylece bir his olmaktan çıkıp neredeyse bir maliyet kalemi gibi konuşulmaya başlanıyor.

#Sonsuz Seçenek, Sığ Bağ#

Bir yandan da hiçbir kuşak tanışmak için bu kadar çok imkâna sahip olmamıştı. Uygulamalar, parmak ucumuza yüzlerce ihtimal getiriyor. Ama tuhaf bir şey oluyor: seçenek arttıkça bağ zayıflıyor.

Sonsuz bir seçenek listesi varmış hissi, hiç kimseyi yeterince iyi göstermiyor. Bir sonraki profil hep biraz daha parlak görünebilir; bu yüzden kimsenin üzerinde durmak istemiyoruz. Sabır ve zaman isteyen bir şey olması gereken ilişki, giderek bir tüketim alışkanlığına benziyor: beğen, geç, yenisine bak. Aşkı güvenli ve kontrollü bir şeye dönüştürmeye çalışırken, belki de onu anlamlı kılan asıl şeyi — kırılgan olmayı göze almayı — kaçırıyoruz.

"Önce Kendim" Çağında Bağ Kurmak

Aslında bu tablo yalnızca uygulamalara özgü değil. Sosyolog-Filozof Zygmunt Bauman, içinde yaşadığımız dönemi "akışkan" bir çağ olarak tanımlamıştı: işin, evin, şehrin, hatta kimliğin sürekli değiştiği, hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bir dünya. Böyle bir dünyada bağlar da akışkanlaşıyor. Bir yere fazla kök salmamak, seçenekleri açık tutmak, gerektiğinde kolayca kalkıp gidebilmek — bunlar bir kusur değil, çağın bize öğrettiği bir tür hayatta kalma refleksi. Aşk da bu refleksten payını alıyor.

Buna bir de bireyselleşmenin yükselişi ekleniyor. Modern insan, giderek kendi hayatının bir projesi hâline geldi: Kendini gerçekleştirmesi, sınırlarını koruması, "sağlıksız" olandan uzaklaşması beklenen biri. Bu, hafife alınacak bir kazanım değil — özellikle de tarihsel olarak ilişkiden çıkış hakkı hiç tanınmamış kadınlar için. Sosyolog Anthony Giddens'ın "saf ilişki" dediği şey tam da bu: artık bağ, gelenek ya da zorunluluk değil, yalnızca iki tarafı da tatmin ettiği sürece sürdürülen bir şey. Özgürleştirici; ama aynı zamanda her ilişkiyi koşullu, her an gözden çıkarabilir kılıyor.

Sorun şu ki, kendimizi koruma dili zaman zaman bir kalkana dönüşebiliyor. Her anlaşmazlık bir "kırmızı bayrak", her zorlanma bir uyumsuzluk işareti gibi okunduğunda, bağ kurmanın doğasındaki o pürüzlü, zahmetli kısmı tümden reddetmiş oluruz. Eva Illouz'un dikkat çektiği gibi, yakınlık giderek "akla vurulan" bir şeye dönüştü: Partnerleri tıpkı tüketici tercihleri gibi kriterlerle, artılarla, eksilerle değerlendiriyoruz. Oysa hiçbir insan bir maddeler listesine sığmaz; sevmek de zaten o listenin dışında kalanı göze almaktır.

#Yine de İstiyoruz#

Bütün bunlara rağmen vazgeçmiş değiliz. Tam tersine: bağlanma ihtiyacı belki de hiç bu kadar yüksek sesle konuşulmamıştı. Son yıllarda bir "yalnızlık salgınından" söz ediliyor; yalnızlık üzerine bu kadar çok şeyin yazılması, paylaşılması, dert edilmesi de boşuna değil. Çünkü bağ kurmak, kültürel bir tercih değil; insanın yapısına işlemiş bir ihtiyaç.

Psikolojide bağlanma kuramı tam da bunu söyler: insan, doğduğu andan itibaren bir başkasına tutunmak, görülmek, güvende hissetmek üzere kuruludur ve bu ihtiyaç çocuklukla bitmez. Yani çağ bize ne kadar "kendine yet, seçeneklerini açık tut, kimseye fazla bağlanma" derse desin, içimizdeki o eski yön hâlâ aksini istiyor. Çağdaş aşkın asıl gerilimi de burada: bizi bağımsızlığa ve seçeneğe yönelten bir kültür ile, tam tersini isteyen bir doğa arasında sıkışmışız.

İlginç olan şu: korkunun kendisi, ne kadar çok istediğimizin kanıtı. Önemsemediğimiz bir şeyden korkmayız. İlişkilerin etrafında dönen bütün bu tedirginlik, aşkın değerini yitirdiğini değil; gözümüzde fazlasıyla değerli — ve fazlasıyla kırılgan — hâle geldiğini gösteriyor.

#Peki, Lüks mü?#

Romantizm bir lüks mü oldu? Bir bakıma evet… Zaman, güven, istikrar ve kırılgan olmayı göze alacak bir cesaret istiyor — ve bu çağda bunların hiçbiri kolay bulunmuyor. Ekonomik güvencesizlik — sosyal bilimcilerin prekarya diye adlandırdığı o kalıcı belirsizlik hâli — ortak bir geleceğin zeminini kaydırıyor; akışkan kültür ise bağlanmayı zorunlu değil, "isteğe bağlı" bir şey hâline getiriyor. İki ucundan birden çekiştirilen bir şey, ister istemez ulaşılması güç görünmeye başlıyor.

Ama "lüks" kelimesi yine de yanıltıcı. Çünkü lüks, vazgeçilebilir olandır; oysa bağ kurmak insanın vazgeçemeyeceği bir şey. Belki de doğrusu şu: romantizm bir lüks değil, artık bir tür cesaret. Seçenekleri açık tutmanın akıllıca sayıldığı bir çağda birine "kalmayı" seçmek, sonu garanti edilmemiş bir şeye yine de evet demek — bu, kendiliğinden gelen bir his olmaktan çıkıp bilinçli, hatta biraz da çağa inat verilen bir karara dönüştü.

Belki de en sahici aşk hep böyleydi: Hesabı tutmayan, garantisi olmayan, yine de göze alınan. Zorlaşan aşkın kendisi değil; sadece, sevmenin neye mal olduğunu artık çok daha net görüyoruz. Geriye tek bir soru kalıyor: O bedeli ödemeye değer bulacak mıyız?

Halenaz Ekmekçiler

10 Kasım 2003'te Kadıköy'de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi'nde Tarih okuyor. Kitap ve kahvesiz bir hayatın onun için mümkün olamadığını düşünen; edebiyattan sanata kültürden politikaya kadar birçok alanda araştırma yapmayı, okuyup yazmayı çok seven meraklı biridir...

Profili gör
İlgili yazılar