Gülmenin Mahkemesi
- Halenaz Ekmekçiler
- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur

Deniz Göktaş'ın havalimanında ters kelepçeyle karşılanmasının üzerinden çok geçmeden, bu kez bir kadın komedyenin adı düştü adliye koridorlarına: Tuba Ulu, sahnedeki adıyla Lady Malumat. "Lady Malumat" gösterisinde Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan'ın evliliğine dair yaptığı bir espri, sosyal medyada kesilip dolaşıma sokulduktan sonra önce gözaltı, ardından "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla üç yıla kadar hapis istemli bir iddianameye dönüştü. 6 Temmuz sabahı, İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesi'nde bir stand-up esprisi hâkim karşısına çıktı. Cümlenin kendisi bile absürt tiyatrodan fırlamış gibi: Bir şaka yargılanıyor.
Beyoğlu'ndan sahneye: Dili önce satan, sonra geri alan kadın
Tuba Ulu'nun hikâyesi, "sosyal medyada bir gecede patlayan fenomen" karikatürüne hiç uymuyor. 1981'de Beyoğlu'nda, Yeşilçam'ın arka sokaklarında, sanatçıların, Rumların, Ermenilerin iç içe yaşadığı çok kültürlü bir mahallede büyüdü; tiyatroyla on üç yaşında tanıştı, çocukluğunda Ayla Algan'dan eğitim aldı. Yıldız Teknik'te fotoğrafçılık okudu, sonra on altı yılını reklam ajanslarında metin yazarı ve yaratıcı yönetmen olarak geçirdi; Kristal Elma'lar, Effie'ler kazandı. Yani bu kadın, dille profesyonel ilişkisini komediden çok önce kurdu: Yıllarca başkalarının ürünlerini, başkalarının markalarını, başkalarının hikâyelerini sattı. Şahika Tekand'ın Stüdyo Oyuncuları'nda geçen yılların ardından sahneye döndüğünde ise ilk kez kendi adına konuşmaya başladı. Reklam yazarlığı, sözün kiralanmasıdır; stand-up, sözün geri alınması. Türkiye'de bir kadının bu ikinci hamlesinin bedeli, görünen o ki, bir iddianame olabiliyor.
Gösterilerinin adları bile bir güzergâh çiziyor: "Kadın Komedyen" (etiketin kendisini sahne adı yapıp içini boşaltan bir jest), "Rehab" ve nihayet "Lady Malumat". Dört kadının kamera karşısında ilişkileri, gündelik hayatı ve kendi hikâyelerini konuştuğu OnlyCans programıyla da dijital mecralarda geniş bir kitleye ulaştı. Mizahının hammaddesi hep aynı: Kadınların gündelik hayatındaki ironiler, ilişki ikiyüzlülükleri, aile beklentileri, orta yaşın absürtlükleri. Kırk beş yaşında, geç sayılabilecek bir yaşta popülerleşmesi de tesadüf değil; o, tam olarak "susması beklenen yaşta konuşmaya başlayan kadın" figürü. Ve görünen o ki bu figür, bir padişah esprisinden daha çok rahatsız ediyor.
Kadın olmak, komik olmak, Türkiye'de olmak
Türkiye'de kadın komedyen olmak, sahneye çıkmadan önce iki kapıdan geçmeyi gerektirir. İlk kapıda "kadınlar komik olamaz" önyargısı bekler, nam-ı diğer 'mimik oynamadı yaftası', dünyanın her yerinde eskimiş ama burada hâlâ ayakta duran o klişe. İkinci kapıda ise daha sinsi bir bekçi vardır: Kadının neye gülebileceğine, kimi güldürebileceğine dair görünmez bir müfredat. Aile olur, kayınvalide olur, diyet olur; ama cinsellik, tarih, kutsal sayılan ne varsa... Orası erkek komedyene bile dar gelen, kadına ise hepten yasak sayılan bir bölgedir.
Tuba Ulu'nun 'malumat' kelimesini sahne adı yapması bu yüzden manidar. Malumat, Osmanlıcadan bugüne taşınmış, biraz eskimiş, biraz ukala bir kelimedir; bilginin resmî, erkek, kravatlı-takım elbiseli hâli. Bir kadının kendine "Lady Malumat" demesi, daha isimden başlayan bir ironidir: Bilgiye, söze, kürsüye kadının elini koymak. On altı yıl boyunca jüri karşısında ödül alan bir metin yazarının, kırk yaşından sonra mikrofonu kendi hayatına çevirmesi de aynı ironinin devamıdır. Ve şimdi o mikrofonun karşısında bir jüri daha var; yalnız bu seferki Kristal Elma dağıtmıyor.
Tarih kimin malzemesi?
Dava konusu esprinin bağlamına bakmakta fayda var, çünkü otuz saniyelik klip tam da bu bağlamı budayarak dolaşıma girdi. Ulu sahnede, günümüzün "bağlanmadan birliktelik" jargonunu tarihe uyguluyor: Tarihin bu tür ilişkilerin zaferleriyle dolu olduğunu söylüyor, Kanuni ile Hürrem'in bile başta öyle başladığını, sonra işin nikâha vardığını anlatıyor ve espriyi Hürrem'in tarafına devrederek bağlıyor: "Kadın bastı nikâhı, bütün dünyaya hükmetti." Dikkat edilirse cümlenin asıl yükü "bile" kelimesinde. Espri padişahı aşağılamıyor; bugünün ilişki ikiyüzlülüğünü, "biz öyle değiliz" diyen çağdaş çiftleri hedef alıyor ve tarihin en görkemli örneğini onların yüzüne tutuyor. Hatta ince okunursa esprinin kazananı Hürrem, yani bir kadın: Cariyelikten cihan imparatorluğunun nikâhlı sultanlığına yürüyen biri. İddianame bu espriyi "okuyamamış" gibi görünüyor; ama belki de sorun okuyamamak değil, okumak istememek.
Kaldı ki bu, özünde Muhteşem Yüzyıl'ın on yıl boyunca prime time'da milyonlara izlettiği bir gerçeğin kaba, argolu bir yeniden söylenişi: Kanuni, hareminden bir kadınla, dönemin teamüllerini yıkarak evlendi. Dizi bunu yıllarca entrika, yatak odası ve dekolteyle anlattı; reyting rekorları kırdı, ihracat ürünü oldu. Aynı tarihsel olayı bir kadın komedyen, sahnede, güncel bir ilişki jargonuyla söylediğinde ise ortaya 'milli ve manevi değerlere hakaret' çıkıyor.
Buradaki asimetri, meselenin espriyle değil; esprinin sahibiyle ilgili olduğunu ele veriyor. Tarih, devlet televizyonunda dizi olduğunda kültür mirası; bir kadının ağzında şaka olduğunda suç delili. Oysa mizahın tarihle ilişkisi, hamaset üreticilerinin sandığından çok daha eskidir ve çok daha yerlidir: Nasreddin Hoca Timur'la dalga geçer; Karagöz kadıyı, imamı, ağayı sahnede rezil eder, İncili Çavuş padişahın huzurunda laf sokar. Bu topraklarda gülmece, iktidarla arasına mesafe koyabildiği ölçüde var olmuştur. Kanuni'ye espri yapan komedyeni yargılamak, aslında Karagöz perdesini kapatmakla aynı refleksin ürünüdür ve o perde her kapatıldığında geleneğin en canlı damarına kıyılır.
"Ama espri de bayağıydı" savunmasının açmazı
Sosyal medyada davaya dair tartışmaların önemli bir kısmı, tahmin edilebileceği gibi, esprinin kalitesi üzerinden yürüdü: Mizah zekâ ister, incelik ister, bu ise şok etmek için kurulmuş boş bir cümleydi, dendi. Bu itiraz masum görünür ama sinsi bir kapı açar: İfade özgürlüğünü estetik jüriliğe bağlamak. Bir esprinin korunmaya değer olup olmadığına komiklik derecesiyle karar verilecekse, her salonun arkasına bir puanlama heyeti oturtmak gerekir; o heyetin başına kimin geçeceğini tahmin etmek zor değildir. Esprinin bayağı bulunması eleştirinin konusudur, kötü espri yazılır, çizilir, yerin dibine sokulur; ama savcılığın değil. Kötü espri yapma özgürlüğü olmayan yerde iyi espri yapma özgürlüğü de yoktur, çünkü iyiyle kötünün sınırını artık sahne değil, iddianame çizer.
İletişim Aracından Silaha Dönen Dil: Hakimiyet Kimde?
Bu davanın en öğretici yanı belki de şu: Tuba Ulu'nun dilinin 'saldırgan' olduğu iddia edilirken, asıl saldırıya dönüşen dil hukukun dili oldu. Üstelik bu dil yol boyunca kılık da değiştirdi: Soruşturma "tarihi, milli ve manevi değerlere hakaret" iddiasıyla başladı, iddianame "halkı kin ve düşmanlığa tahrik"e evrildi. Espri sabit duruyor, suç geziniyor; hukuk dili, uygun kalıbı bulana kadar espriyi elden ele dolaştırıyor. "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik" gibi, esasen linç ve pogrom kışkırtıcılığı için tasarlanmış ağır bir ceza normunun bir gece kulübü esprisinin üzerine indirilmesi, bu gezinmenin vardığı son durak. Kelimelerin anlamı burada ikinci kez katlediliyor: Önce esprinin bağlamı koparılıp otuz saniyelik bir klibe sıkıştırılıyor, sonra o klip bir iddianamenin diline tercüme edilip "tahrik", "hakaret", "değer" gibi kelimelerin içine yerleştiriliyor. Dil, iki taraflı bir çeviri kaybına uğruyor: mizah hukuka çevrilirken şaka olmaktan, hukuk mizaha uygulanırken ise hukuk olmaktan çıkıyor.
Ulu'nun gözaltı sonrası özür dilemesi, "Sınırı aşmış olabilirim" demesi de bu tablonun parçası. O özrü okurken insanın aklına ister istemez şu geliyor: Bir komedyenin özrü, esprisinin başarısız olduğunu kabul etmesiyse mesele yok; ama özür, adli kontrol şartı altında, üç yıl hapis tehdidinin gölgesinde dileniyorsa, artık bir edebiyat türü değil bir tutanak türüdür. On altı yıl boyunca kelimeleri milimetrik ölçüp tartarak ödül kazanmış bir metin yazarının, kariyerinin en dikkatle yazılmış cümlesini bir emniyet ifadesinde kurmak zorunda kalması; işte dilin araçtan silaha dönüşmesi tam olarak budur.
Deniz Göktaş, Tuba Ulu... İsimler değişiyor, mekanizma aynı kalıyor: Bir klip, bir hedef gösterme, bir gözaltı, bir dava... Bu zincirin asıl muhatabı yargılanan komedyen değil, henüz yargılanmamış olan herkestir. Her dava, yüzlerce sahnede yazılmakta olan metinlere görünmez bir editör olarak oturur; espriler daha yazılırken kendi kendini siler. Salonlar dolmaya devam eder ama gülüşler susturulur çünkü seyirci de bilir ki bu espriye gülmek de artık bir tavırdır. Ve Ulu'nun salonlarını dolduranların önemli bölümü kadınlar olduğuna göre, susturulan yalnızca bir espri değil; kadınların bir arada, yüksek sesle, izin almadan gülebildiği ender kamusal alanlardan biridir.
Ve belki en acısı; Lady Malumat, bugün mahkeme salonunda, kendi gösterisinin hiç yazamayacağı kadar keskin bir skecin başrolünde. Bir kadın, bir padişah esprisi yüzünden, padişahlığın kaldırılmasından yüz yıl sonra hâkim karşısında. Bu cümleyi bir stand-up sahnesinde kursanız "Abartma!" derlerdi. Gerçek, mizahı bir kez daha sollamış durumda ve gerçeğin bu kadar komik olduğu yerde mizahı yargılamak, aynaya dava açmaktan farksız.
Gülme, en eski muhalefet biçimidir; iktidarların ondan korkması bu yüzden anlaşılırdır. Anlaşılmaz olan, beş yüz yıl önce ölmüş bir padişahın onurunun, bugün yaşayan bir kadının özgürlüğünden daha kırılgan sayılmasıdır. Kanuni, adı üstünde, kanun yapan adamdı. Onun adına kanunu bir şakanın üzerine düşürmek...
İşte asıl mizah bu, ve maalesef kimse gülmüyor.
Halenaz Ekmekçiler




Yorumlar