top of page
IMG_8944.JPG

Kalifornia: Katili Ararken Sınıfa Çarpmak

  • Yazarın fotoğrafı: Zehra Ekin Can
    Zehra Ekin Can
  • 21 May
  • 3 dakikada okunur
Netflix
Netflix

Seri katil anlatıları çoğu zaman aynı sorunun etrafında döner: Bir insan neden böyle olur? Bu soru yalnızca suçluyu anlamaya yönelik masum bir merak değildir; aynı zamanda korkuyu yönetilebilir hâle getirme çabasıdır. Eğer kötülüğün bir nedeni bulunursa, onun bir sınırı da çizilebilir gibi gelir. True crime kültürü de seyircisine çoğu zaman bu neden-sonuç ilişkisini vaat eder: çocukluk travması, aile geçmişi, psikolojik bozukluk, ihmal, yoksulluk ya da toplumsal dışlanmışlık. Suçun dehşeti açıklanabilir bir dosyaya dönüştüğünde, izleyici kendini daha güvende hisseder.


Dominic Sena’nın 1993 yapımı Kalifornia filmi tam da bu merakın üzerine kurulur. Brian ve Carrie, seri katiller üzerine bir kitap ve fotoğraf projesi hazırlamak için Amerika’daki cinayet mekânlarını ziyaret etmeye karar verir. Başlangıçta yolculuk, şiddeti dışarıdan gözlemleyen entelektüel bir araştırma gibidir. Fotoğraf makinesi, notlar ve kitap fikri sayesinde şiddet güvenli bir mesafeye yerleştirilir. Ancak Early Grayce ve Adele’in yolculuğa dahil olmasıyla bu mesafe ortadan kalkar. Şiddet artık arşivlenen ya da estetikleştirilen bir şey olmaktan çıkar; aynı arabada oturan, konuşan ve tehdit eden canlı bir gerçekliğe dönüşür.


Filmin en dikkat çekici tarafı, true crime merakını suçlunun psikolojisi üzerinden değil, bu merakı taşıyan kişilerin konumu üzerinden de tartışmaya açmasıdır. Brian ve Carrie için suç başlangıçta bir araştırma malzemesidir. Onlar şiddete doğrudan maruz kalmadan, onu anlamlandırabileceklerini düşünürler. Bu bakış, günümüz true crime kültüründeki temel çelişkiye yakındır: Başkalarının felaketleri, cinayetleri ve travmaları; podcast bölümlerine, belgesel serilerine, kitaplara ve estetikleştirilmiş görsellere dönüşür. Kalifornia bu güvenli konumu bozar ve şiddeti anlatabileceğini sanan karakterleri şiddetin içine hapseder.


Fakat film bu meseleyi işlerken önemli bir sınıfsal problem de üretir. Early Grayce yalnızca tehlikeli bir erkek olarak değil; yoksulluk, eğitimsizlik, taşralılık, bedensel kabalık ve sosyal dışlanmışlıkla kodlanmış bir figür olarak çizilir. Kirli kıyafetleri, konuşma biçimi, yemek yeme tarzı ve kontrolsüz öfkesiyle Early, “medenileşmemiş” bir alt sınıf tehdidi olarak görünür. Bu noktada film, kentli ve entelektüel karakterlerin true crime merakını eleştirirken, aynı anda şiddeti alt sınıf bedene yükleme riskine düşer.


Yine de bu ilişki yalnızca “kentli karakterlerin sınıfsal önyargısı kötüdür” gibi tek yönlü okunamaz. Çünkü Kalifornia daha rahatsız edici bir soru da sorar: Önyargı bazen insanı kurtarabilir mi? Brian ve Carrie’nin Early’ye yönelik ilk rahatsızlıkları, sınıfsal bir küçümseme taşısa da tamamen temelsiz değildir. Onun davranışlarında gerçekten tehditkar, sınır ihlal eden ve önem arz eden yanlar vardır. Film bu yüzden seyirciyi kolay bir ahlaki konuma yerleştirmez. Bir yandan sınıfsal kodların insanları nasıl hızla “tehlikeli” etiketiyle damgaladığını gösterir; diğer yandan sezgisel korkunun bazen gerçek bir tehlikeyi fark etme biçimi olabileceğini hatırlatır. Sorun, önyargının her zaman yanlış olması değil; hangi noktada koruyucu sezgi olmaktan çıkıp insanları sınıfsal imgelerle mahkum eden bir bakışa dönüştüğüdür.


Bu gerilim, filmin true crime kültürüyle kurduğu ilişkiyi de güçlendirir. True crime anlatılarında sık sık “katil neden katil oldu?” sorusuna dönülür; çünkü seyirci kötülüğün kökenini öğrenmek ister. Kalifornia ise Early’nin geçmişine dair doyurucu bir açıklama sunmaz. Onu çocukluk travmalarıyla insanileştirmez, psikolojik analizle anlaşılır kılmaz. Bu tercih bir yandan katili romantikleştirmekten kaçınır. Early zeki, gizemli ya da büyüleyici bir kötülük figürü değildir; kaba, hoyrat ve rahatsız edici derecede sıradandır. Ancak diğer yandan bu açıklama eksikliği, şiddeti daha çok onun görünüşüne, sınıfına ve bedenine yaslayarak anlatır.


Adele karakteri de bu sınıfsal yapının dışında değildir. Early’nin yanında bağımlı, saf ve neredeyse çocuksulaştırılmış bir kadın olarak çizilir. Carrie ise daha eğitimli, daha kontrollü ve daha bilinçli bir kadın figürü olarak Adele’in karşısına yerleştirilir. Böylece iki kadın karakter arasında da açık bir sınıfsal karşıtlık kurulur. Biri fotoğraf çeken, bakan ve belgeleyen taraftadır; diğeri bakılan, acınan ve kurtarılmaya çalışılan tarafta. Film bu karşıtlığı eleştirel biçimde kullanıyor gibi görünse de Adele’i çoğu zaman kendi sesine sahip bir karaktere dönüştürmekte zorlanır.


Bu yüzden Kalifornia, yalnızca bir yol filmi ya da seri katil anlatısı olarak okunmamalıdır. Film, şiddetin nasıl temsil edildiği kadar, bu temsilin kimler üzerinden kurulduğuyla da ilgilidir. Brian ve Carrie, suçun izini sürerken aslında kendi bakışlarının sınırlarıyla karşılaşırlar. Anlamaya çalıştıkları şey, onları kontrol edemeyecekleri bir yere sürükler. True crime merakı burada güvenli bir entelektüel uğraş olmaktan çıkar; bakma, bilme, sınıflandırma ve tehlikeyi tanıdığını sanma arzusuna dönüşür.


Filmin en güçlü yanı, true crime merakının güvenli mesafesini bozmasıdır. En problemli yanı ise bu mesafeyi bozarken şiddeti alt sınıf bedene hapsetmesidir. Early’nin neden katil olduğuna dair boşluk, filmi daha rahatsız edici yapar; çünkü cevap verilmediğinde geriye onun sınıfsal olarak kodlanmış görüntüsü kalır.


Kalifornia, seri katil hikayelerine duyulan ilgiyi sorgular ama aynı zamanda bu ilgiyi besleyen sınıfsal imgeleri yeniden üretir. Şiddeti anlamaya çalışırken onu kimin bedenine yerleştirdiğimiz, filmin asıl meselesi haline gelir. Film cevabı verilmemiş bir “neden katil oldu?” sorusundan çok, daha rahatsız edici bir soruyla akılda kalır: Toplum olarak katili tanıdığımızı sandığımız yüzü nasıl seçiyoruz ve bazen bu yüzü seçmek bizi gerçekten korur mu?


Zehra Ekin Can

Yorumlar


Bize Ulaşın

 

© 2035 by ARA. Powered and secured by Wix 

 

bottom of page