The Boys: Mutlak Güç Nereye Kadar?
- Zehra Ekin Can

- 28 May
- 3 dakikada okunur

Süper kahraman anlatıları uzun süre bize gücün doğru ellerde kurtuluş getireceğini söyledi. Pelerin, adaletin; uçmak, üstün ahlakın; halkın sevgisi ise hak edilmiş kahramanlığın işareti sayıldı. The Boys bu masalı en başından parçalar. Garth Ennis ve Darick Robertson’ın çizgi romanından uyarlanan dizi, süper kahramanı masum bir kurtarıcı olarak değil; şirketlerin, medyanın, ordunun, inancın ve siyasetin ortaklaşa ürettiği bir iktidar figürü olarak gösterir.
Bu yüzden The Boys, klasik süper kahraman yapımlarından yalnızca daha kanlı ya da daha karanlık olduğu için ayrılmaz. Asıl farkı, kahramanlığın arkasındaki düzeni teşhir etmesidir. Vought yalnızca bir şirket değil, iktidarın bütün araçlarını aynı anda kullanan bir makinedir. Kahraman üretir, kriz üretir, düşman üretir, sonra da kendi ürettiği korkuya çözüm olarak yine kendini satar. Dizinin sorusu da burada başlar: Halk güvenlik isterken, öfkesine bir hedef ararken, kurtarıcı beklerken karşısına gerçekten bir kahraman mı çıkar; yoksa dokunulmaz bir zorba mı?
Finali ya da bazı bölümleri eleştirilse bile, bıraktığı iz kolay silinecek gibi görünmüyor. Çünkü The Boys artık tek bir diziden ibaret değil; yarattığı evren, politik dili ve devam edecek spin-off projeleriyle kültürel dolaşımda kalmayı sürdürecek. Süper kahramanı “kurtarıcı” olmaktan çıkarıp çağımızın güç ilişkilerini gösteren bir aynaya dönüştürmesi, dizinin asıl mirasıdır.
Dizi bize yalnızca bir kötü adam anlatmaz; kötü adamı mümkün kılan toplumu anlatır. Homelander tek başına güçlü değildir. Onu güçlü yapan kameralar, şirket toplantıları, alkışlar, korkuyla susan insanlar ve “şimdi sırası değil” diyen çevresidir. Herkes gerçeği bildiği hâlde susuyorsa, mesele artık sadece bir kişinin kötülüğü değil, bütün düzenin çürümesidir.
Yan karakterler de bu çürümenin karşısında farklı siyasal refleksleri temsil eder. Kimi düzenin ancak zorla yıkılabileceğine inanır; çünkü hukuk çoktan güçlülerin oyuncağına dönüşmüştür. Kimi hala insan kalmaya, vicdanı ve umudu korumaya çalışır; çünkü öfkenin insanı düşmanına benzettiğini bilir. Kimi ise sistemin içinden gelmiş olmanın suçluluğuyla, hakikati dışarıdan söylemenin bedelini öder. Bu karakterlerin her biri şunu gösterir: Baskı dönemlerinde insanlar yalnızca iyi ya da kötü diye ayrılmaz. Korkaklar, radikaller, umut edenler, kirlenenler, susanlar, son anda konuşanlar, kendi konforunu özgürlükten değerli bulanlar vardır.
The Boys’un dünyasında iktidar yalnızca tepede duran bir adamdan ibaret değildir. *
İktidar; o adamı alkışlayan kalabalıkta, yalanı haber diye sunan ekranda, susmayı akıllılık sanan bürokratta, çıkarı için eğilen şirkette, “ama istikrar” diyen seçmende ve kötülüğe alışmış toplumdadır. Dizi bu yüzden rahatsız edicidir: Seyirciye sadece Homelander’dan nefret etme konforu vermez; “Peki onu mümkün kılan kim?” diye sorar.
Homelander’ın ilk sezonda daha korkutucu bulunduğu sıkça söylenir; çünkü karakter o dönemde daha kapalı, daha öngörülemez ve daha kontrolsüz bir tehdit olarak kurulmuştur. Sessizliği, gülümsemesi ya da kameraya bakışı bile doğrudan şiddet ihtimalini taşır. Ancak sezonlar ilerledikçe Homelander yalnızca bireysel bir tehdit olmaktan çıkar; daha açık biçimde politik bir figüre dönüşür. Onu korkutucu yapan şey artık sadece sahip olduğu fiziksel güç değil, o gücün etrafında kurulan medya, şirket, kitle ve korku düzenidir.
Bu noktada Homelander’ın bazı sahnelerde acınası ya da güçten düşmüş görünmesi, karakterin yumuşaması anlamına gelmez. Aksine, otoriter figürlerin çoğu zaman yalnızca “güçlü” görünerek var olabildiğini gösterir. Homelander’ın sürekli alkışa, sadakate ve görünürlüğe ihtiyaç duyması; iktidarın yalnızca baskıyla değil, aynı zamanda onay üretimiyle de sürdüğünü açığa çıkarır. Burada mesele onun kişisel zaafları değil, bu zaafların siyasal bir gösteriye dönüşmesidir. Kalabalık, medya ve kurumlar onu taşıdığı sürece Homelander yenilmez görünür.
Dizinin en sert tarafı da burada belirir: Homelander’ın çevresindeki herkes onun mutlak bir lider olmadığını, kırılgan bir imajın üzerinde durduğunu fark eder. Fakat bu farkındalık tek başına hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü iktidar yalnızca liderin gücünden değil, çevresindekilerin suskunluğundan da beslenir. Şirket yöneticileri, medya figürleri, danışmanlar, ekip arkadaşları ve sıradan insanlar onun ne olduğunu gördükleri halde bu düzenin devamına katkı sunar. Böylece Homelander, tek başına bir zorba olmaktan çok, kolektif korkunun ve çıkar ilişkilerinin ürettiği bir iktidar simgesine dönüşür.
Bu yüzden Homelander’ın yenilmezlik imajının çatladığı anlar önemlidir. O anlarda ortaya çıkan şey yalnızca bir karakterin zayıflığı değil, bütün bir politik mitin boşluğudur. Güçlerinden, sahnesinden, alkıştan ve kurumsal destekten uzaklaştığında Homelander’ın “mutlak” olmadığı görülür. Dizinin söylediği şey de burada keskinleşir: Mutlak güç çoğu zaman gerçek bir sağlamlıktan değil; imajdan, korkudan, propagandadan ve insanların sessiz kalma alışkanlığından oluşur.
Kalabalıkların önünde konuşan, kendini halkın tek koruyucusu olarak sunan, eleştiriyi tehdit gibi gören ve sadakati siyasal varlığının koşulu hâline getiren bu figür; süper kahraman türünün sınırlarını aşarak daha geniş bir politik alegoriye dönüşür.
Bu okumada Homelander’ın asıl gücü, lazerlerinden ya da uçabilmesinden gelmez. Asıl gücü, insanların onun gücüne göre davranmayı sürdürmesinden gelir. Korku dağıldığında, alkış azaldığında, kamera başka yere döndüğünde ve kurumlar geri çekildiğinde ise “mutlak güç” denen şeyin ne kadar kırılgan olduğu görünür hale gelir.
Zehra Ekin Can




Yorumlar