Romantik Seçimden Varoluşsal Yarılmaya: Eternity ve Aşk Üçgeni Anlatısı
- Zehra Ekin Can

- 1 Oca
- 2 dakikada okunur

Aşk üçgenleri sinemada uzun süredir bilinen bir anlatı formu olmasının yanında, güncel filmlerle yeniden görünür hale geliyor. Yönetmenliğini David Freyne’nin üstlendiği, Elizabeth Olsen, Miles Teller ve Callum Turner’ın yer aldığı Eternity, bu trendin en güncel örneklerinden biri olarak, aşk üçgenini saf duygusal bir çatışma olmaktan çıkarıp çağdaş öznenin dünyayla kurduğu ilişkinin bir ifadesi haline getiriyor. Film, üçlü ilişkiyi bir rekabet ya da tercih problemi gibi kurmak yerine, zamanla, bağlılıkla ve anlam arayışıyla örülü bir varoluş alanı olarak ele alıyor. Buradaki gerilim “kimi sevmeli?” sorusundan çok, “nasıl yaşamalı?” sorusuna yakın duruyor. Karakterlerin birbirlerine değil, kendi hayat ihtimallerine çarpmasıyla şekillenen bu yapı, aşkı tamamlanmaya yönelen bir hikaye değil, düşünmeye açılan bir durum olarak konumluyor.
Aşk üçgenleri popüler anlatıların merkezindeydi; çünkü bu yapı hem duygusal gerilim üretmeye elverişliydi hem de dönemin bireycilik söylemiyle uyumluydu. Hikayeler, özneyi seçim yapan, arzularını tartan ve sonunda “doğru” karara ulaşan bir figür olarak kuruyordu. Aşk üçgeni bu anlamda bir geçiş ritüeli işlevi görüyordu. Karakterin kimliğini, olgunluğunu ve duygusal yeterliliğini kanıtladığı bir sınav gibi çalışıyordu. Ancak bu fazlasıyla işlenmiş form giderek gözden düştü. Kararsızlık, kişiler arasında kalmak ya da aynı anda birden fazla ihtimali düşünmek ekranlarda olgunlaşmamışlık olarak kodlandı; iyi ilişki fikri netlik, sınırlar ve duygusal düzenle özdeşleştirildi. Aşk üçgeni bu yüzden sorunlu, hatta etik açıdan şüpheli bir anlatı haline geldi. Eski ve popüler aşk üçgenlerine bakıldığında anlatının belirli bir mantık çerçevesinde işlediği görülür. Twilight, Bridget Jones’s Diary, Titanic ve romantik gençlik dizileri, üçgeni çoğunlukla dramatik bir tercih mekanizması olarak kurar.
Burada aşk, net kutuplara ayrılır; biri güveni, diğeri tutkuyu, biri huzuru, diğeri çatışmayı temsil eder. Bu yapı içinde kadın karakterin dünyası büyük ölçüde ilişkisel bir düzleme hapsedilir. Karakter, özne olmaktan çok, iki arzu hattının kesişim noktası haline gelir. Bu anlatılarda kadının iç dünyası, politikası ya da hayata dair yönelimi değil, erkekler arasında nasıl konumlandığı anlam üretir. Seçim yapıyor gibi görünse bile, seçeneklerin çerçevesi baştan çizilmiştir; aşk üçgeni, kadın öznenin hareket alanını genişletmekten çok onu sembolik olarak dolaşıma sokar.
Türün yeniden ortaya çıkması ise duygusal düzen vaadinin çözülmesiyle bağlantılı yorumlanabilir. Sürekli kendini tanımlaması, doğru seçimler yapması ve tutarlı bir hayat kurması beklenen özne için bu beklentiler giderek daha baskıcı hale gelir. Eternity ve diğer modern örnekleri Materialists ve Challengers gibi filmlerde üçgen artık ahlaki bir hata değil, bu baskının yarattığı yarılmanın bir ifadesidir. Aşk üçgeni artık romantik gerilim üretmekten çok, farklı yaşam perspektiflerinin çatıştığı bir düşünce alanına dönüşür. Üçgenin merkezindeki kadın karakter, yalnızca kişiler arasında kalmaz; süreklilikle kopuş, istikrarla arzu, aidiyetle özgürlük arasında bölünür.
Karakterler kişiler arasında değil, birden fazla yaşam ihtimali arasında sıkışır. Üçüncü kişi artık bir “rakip” değil, alternatif bir hayat ihtimalidir. Bu yüzden gerilim kişiler arası değil, yönelimler arasındadır. Aşk üçgeni böylece romantik bir araç olmaktan çıkıp, çağdaş öznenin kararsızlığını ve parçalanmışlığını açığa çıkaran eleştirel bir forma dönüşür.
Bu dönüşüm, çağdaş sinemada aşk anlatılarının giderek daha fazla belirsizlik, askıda kalma ve kararsızlık etrafında şekillendiğini gösteriyor. Eternity’deki anlatım bilinçli bir estetik ve düşünsel tercihtir. Film, aşkı sonuç üreten bir anlatı olmaktan çıkarıp zamana yayılan ve bazen yorucu bir deneyim olarak düşünmeye çağırır. Böylece klasik aşk üçgenlerinin vaat ettiği bütünlük fikrini reddeder; yerine parçalı, çelişkili ve tamamlanmamış bir öznelik hali koyar.
Zehra Ekin Can




Yorumlar