Obsession: Rızanın Gölgesinde Arzu
- Zehra Ekin Can

- 3 gün önce
- 3 dakikada okunur

Curry Barker’ın yazıp yönettiği Obsession, yılın en çok konuşulan korku filmlerinden biri haline gelirken yalnızca tür sineması içindeki başarısıyla değil, açtığı tartışmalarla da dikkat çekti. Barker’ın YouTube kökenli ve oldukça genç bir yönetmen olarak böylesine görünür bir çıkış yapması, korku sinemasında yalnızca temaların değil, üretim kanallarının da değiştiğini göstermesi bakımından sektör adına umut verici bir gelişme olarak okunabilir. Film, basit görünen bir dileğin giderek karanlıklaşan sonuçlarını anlatıyor. Bear, uzun süredir ilgi duyduğu Nikki’nin kendisini sevmesini ister; bu istek, “One Wish Willow” adlı doğaüstü nesneyle gerçek olur. Ancak filmin asıl gerilimi bu fantastik araçtan değil, dileğin kendisinden doğar. Çünkü Obsession, birinin sevgisini kazanma arzusuyla, o kişinin iradesini askıya alma isteği arasındaki sınırı tartışmaya açar.
Film bu açıdan klasik bir “takıntılı aşk” anlatısı gibi başlamaz. Bear ilk sahnelerde tehditkar bir figür olarak değil; çekingen, güvensiz, duygularını ifade etmekte zorlanan biri olarak görünür. Bu haliyle popüler kültürdeki “nice guy (iyi çocuk)” figürünü hatırlatır. Yani açıkça saldırgan olmayan, hatta kendisini kırılgan ve mağdur bir yerden kuran erkek karakter. Fakat filmin gerginliği tam da burada belirir: Bear’ın problemi Nikki’yi sevmesi değildir; onun sevgisini kendi arzusuna göre düzenlemek istemesidir.
Bu noktada rıza kavramı filmin merkezine yerleşir. Obsession’da rıza yalnızca “evet” ya da “hayır” üzerinden düşünülmez. Nikki’nin Bear’a yönelmesi, dışarıdan bakıldığında karşılıklı bir ilişki gibi görünebilir; fakat bu yöneliş kendi iradesinden doğmadığında, ortada gerçek bir karşılıklılıktan söz etmek zorlaşır. Film, rızayı görünür davranıştan ibaret saymaz. Rıza, kişinin kendi arzusunu kurabilmesi, değiştirebilmesi ve gerektiğinde çekebilmesiyle mümkündür. Nikki’nin yaşadığı dönüşüm bu yüzden yalnızca korkutucu değil, aynı zamanda etik olarak rahatsız edicidir.
Bear’ın dileği romantik bir tamamlanma gibi sunulmaz. Aksine film, “beni sevsin” cümlesinin içinde saklı tahakküm ihtimalini açığa çıkarır. Çünkü burada sevgi, iki kişi arasında gelişen bir duygu olmaktan çıkar; bir kişinin isteğiyle diğerinin duygusal alanına müdahale edilmesine dönüşür. Birinin sevme biçimi değil, sevme ihtimalinin dışarıdan kurulmuş olması rahatsızlık yaratır.
Obsession’ın ilginç taraflarından biri, sadece Bear karakterinin değil, Nikki karakterinin de farklı bir yönden tartışmayı genişletmesidir. Sosyal medyada Nikki’nin dilekten kaynaklanan tutarsız ve kontrolcü davranışlarını mizahi biçimde normalleştirerek yorumlayan paylaşımlar, filmin yalnızca bireysel bir rıza meselesi olarak değil, kültürel bir okuma alanı olarak da tartışıldığını gösterir. Bu tepkilerin kişiden kişiye değişmesi sadece bireysel farklılıklarla açıklanamaz. Çünkü romantik ilişkilerde ısrar, yoğun ilgi, kıskançlık ya da sahiplenme gibi davranışların nasıl algılandığı kültürden kültüre değişir. Bazı toplumsal bağlamlarda romantizm daha sınırlı, daha denetleyici ve daha katı normlarla tanımlandığında, Nikki’nin aşırılığı korkudan çok tanıdık bir ilişki dili gibi okunabilir.
Bu noktada filmin jeopolitik bir alımlama boyutu da ortaya çıkar. Batı merkezli eleştiriler filmi çoğunlukla rıza, erkeklik krizi ve “nice guy” figürü üzerinden tartışırken, romantik ilişkileri daha geleneksel kodlarla düşünen izleyici çevrelerinde filmin bazı sahneleri başka türlü yankılanabilir. Nikki’nin aşırı bağlılığı, Batılı liberal bireycilik içinde açık bir sınır ihlali olarak görülürken, bazı kültürel bağlamlarda “fazla sevgi”, “aşırı bağlılık” ya da “romantik sadakat” gibi kodlarla mizah konusu yapılabilir. Bu fark, filmin anlamını değiştirmez; ancak izleyicinin filmi hangi romantik normlar içinden okuduğunu gösterir.
Yine de Obsession’ın güçlü yanı, bu yorumların hiçbirine tamamen teslim olmamasıdır. Film, Nikki’nin davranışlarını tek başına sorun olarak göstermediği gibi Bear’ı da basit bir kötü karaktere indirgemez. Asıl mesele, arzunun ne zaman karşılıklılık zemininden kopup kontrol biçimine dönüştüğüdür. Bear’ın kendisini iyi, kırılgan ya da sevgiyi hak eden biri olarak görmesi, yaptığı seçimin sonuçlarını hafifletmez. Hatta film tam da bu nedenle rahatsız edicidir: Şiddet, her zaman açık bir kötülükten değil, bazen masum görünen bir isteğin içinden doğar.
Bu açıdan Obsession, çağdaş korku sinemasının rıza meselesini doğrudan ama tek boyutlu olmayan bir biçimde ele aldığı örneklerden biri sayılabilir. Film, “takıntılı kadın” ya da “mağdur erkek” gibi hazır kalıplara yerleşmek yerine, arzu, yalnızlık, romantik beklenti ve kültürel ilişki normları arasındaki gerilimi görünür kılar.
Sonuç olarak Obsession, aşkı değil, aşk adına rızanın nasıl belirsizleştirilebildiğini anlatır. Filmin korkusu Nikki’nin “fazla sevmesinden” çok, bu sevginin ona ait olup olmadığının şüpheli hale gelmesinden doğar. Bu nedenle film, izleyiciyi yalnızca Bear’ın dileğinin sonuçlarıyla değil, kendi romantizm anlayışıyla da karşı karşıya bırakır. Film, korkuyu doğaüstü bir nesnede değil, çok daha tanıdık bir yerde, sevgi ile sahiplenme arasındaki belirsiz sınırda bulur.
Zehra Ekin Can




Yorumlar