Üç İstanbul - Mithat Cemal Kuntay
- Neslihan Bayram Yavuz
- 12 Ara 2025
- 3 dakikada okunur
Nasıl "Kızıl ile Kara" Julien Sorel'in nasıl "Sönmüş Hayaller" Lucien'in romanıysa "Üç İstanbul" da Adnan'ın romanı öncelikle. O zaman romanın adını üç Adnan gibi de düşünebiliriz. Mithat Cemal, üç zaman diliminde -ki bunlar İstibdat Dönemi, İttihat ve Terakki Dönemi ve Millî Mücadele Dönemi- üç farklı Adnan'ı ülkedeki özellikle siyasi değişimlerle paralel değiştirerek geliştiriyor. Onun çevresi ve özel ilişkileriyle nereden nereye geldiğini (ya da neticede gelemediğini) anlatıyor.

Hukuk mezunu, ama avukatlık yapmamaya karar vermiş, Yıkılan Vatan adını verdiği bir türlü bitmeyen romanını yazmaya çalışan, hasta annesine bakmak ve geçinebilmek için özel ders verecek olan, yolun başında Adnan'la Kuntay'ın dönemlerle ilgili düşünceleri de başlıyor. Daha ilk sayfalardan kimi kez Adnan'ın ağzından kimi kez en yakın arkadaşlarının ağızlarından hem halka hem yönetime dair sayısız ve haklı eleştiriyle zenginleşen roman hem tarihî hem siyasi nitelik kazanıyor. Dini çıkarlarına alet edenler(tabii ki şaşırmıyoruz), çıkar için birbirini (ve de ülkeyi) satanlar(çok tanıdık), gösteriş peşinde koşanlar, ülkede olup bitenin farkında olmayıp gününü gün etmeye devam edenler... Kuntay'ın bu üç dönem için çizdiği panorama müthiş.
Yeri geliyor Abdülhamid döneminde yurt dışına çıkarılan tarihî eserler yeri geliyor ülkeyi içten içe yöneten Avrupalı şapkalar yeri geliyor zengin olunca sarığını atanlar boy gösteriyor romanda. Parayı görünce fikir değiştiren imamlar, kendi yararına oldukça kötülüğe göz yumanlar, kimin eli kimin cebinde belli olmayan gönül ilişkilerini görüp de susanlar, sevdiği kadını gönlü geçince sermaye yapanlar... artık bir dur diyeyim, o kadar çok karakter ve o kadar çok insanlık hâli var ki iyiden kötüye say say bitmez. İnsanın en karanlık yanlarını yazan, akıllarını ve kalplerini sakıncasız bize açan Kuntay ne kadar ikiyüzlü olduğumuzu gösterdikçe insanlığımızdan utanır, hadi artırıyorum, tiksinir duruma geliyoruz. Adnan'ın arkadaşlarından Tevfik Hoca, onun zengin olduğunu duyunca kendi gibi namussuz sanıp ortaklık teklif ediyor Adnan'a, mesela. Vekilharç Süleyman, kurşuna sarılıp gönderilen tabutun kurşununu gizlice satıp bir gecede yiyor, mesela.
Aksaray'dan, fakirhanesinden çıkan Adnan şartlar el verince çok zengin olup konakta yaşasa da en iyi yemekleri yiyip en güzel giysileri giyse de evlendiği Belkıs'ın doğuştan gelen asaletiyle baş edemiyor. Kavuşulduğu için önemini yitiren kadın, karşılıklı küçümsemelerle geçen bir ilişki, hor görüldüğünü hep hisseden bir erkek. Kuntay'ın "fakirken giydiği buruşuk pabuçları Adnan'ın ayağından çıkaramayan Beyoğlu'nun kunduracıları" ifadesi karısı Belkıs'ın onda gördüğünü (göremediğini de elbette) çok güzel ifade ediyor. Zenginliğinin içinde ne yapacağını bilemeyen sonradan görme Adnan diğer zenginler gibi bir dörtgen oluşturuyor: Uyku, kadın, kumar, içki. Tam yeri gelmişken de Adnan'ın birlikte olduğu kadınları hiç umursamadan aldatması, bunu da ama canım erkeğin doğasında var havasıyla yapması sinirlerinizi bozuyor. Bir de kadını ona cazip kılan bir çıbandır bir aşı izidir... yok mu, bizi bizden alıyor.
Romanın kadınları hiç gün yüzü görmüyor. Seviyor, terk ediliyor, hor görülüyor, aldatılıyor, ölüyorlar. Bir tek Süheyla yolunda gitmeyi başarıyor ama o da Adnan tarafından başta kandırılıp sonra küçümseniyor, yıllar geçip de yolları kesiştiğinde bu sefer ona muhtaç olan Adnan olsa da yine hak ettiği değeri görmüyor Adnan'dan.
Ankara'dan gelecek daveti, orada işe yaramayı bekleyen Adnan, üçüncü Adnan, son İstanbul. Anca düştükten sonra dünyayı anlayan Adnan'la vedalaşmaya az kaldı. Son dakikaya kadar ben diyen, eyleme geçemeyip hep bekleyen, tesadüflere inanan, kadınları sevemeyip hem onlara hem kendine hayatı zehir eden, romanı yarım, kalpağı havada kalan Adnan. Ah Adnan, ben sana daha ne diyeyim?
Kuntay'ın dili çok keyifli. Sözcük dağarcığı zengin, muzip cümleler çokça, benzetmeleri eğlenceli. Birkaç örnek vermek istiyorum: Aruz vezniyle öksüren mektupçu, ağzı bir kütüphane gibi çürük kitap kokan adam, şerbeti ufak yudumlarla adeta virgülleyerek, noktalayarak içen(kahraman), kafatasının içi yulaf dolu, bulutla döşenmiş bir baş, kadının namusunu bohçada saklayanlar, çuvala emanet edilen aile ırzı, bir romancının işine yaramayacak kadar umumi yüzlü mahkeme reisi... Birkaçı geçti ama neyse:))
Bayağı uzun yazdım, bir bu kadar daha yazasım var. Altını çizdiğim her yeri paylaşasım var. İyisi mi okuyun siz de, benim aldığım keyfi alın. Kızın, üzülün, hâlipürmelalimize ahlar edin, insanın hiç değişmeyen yüzünü görün, siyasetin hiç temizlenmeyecek kiriyle bir de bu romanla yüzleşin. Bizi bize anlatan bu derece gerçekçi bir romanı mutlaka okunmalısınız.
Neslihan Bayram Yavuz




Yorumlar