Şehrin Bekçileri
- Murathan Kara
- 10 Şub
- 4 dakikada okunur

I. BÖLÜM: MUKADDİME – Nazarın İhmali ve Şehrin Sağır Senfonisi
İnsan, kainatın hulasasıdır derler; ancak modern zamanın beton labirentlerinde bu hulasanın yerini, istatistiksel birer gölge alıyor. Her sabah, güneşin henüz gri bir tül gibi örttüğü sokaklara dökülen milyonlarca ruh, bir yere "yetişmenin" o amansız telaşıyla, aslında bir başkasının varlığından "uzaklaşıyor". Modernite, bize mesafeleri kısaltmayı vadetmişti; oysa bugün görüyoruz ki, aynı asansörde, aynı kaldırımda, aynı toplu taşıma aracında omuz omuza durduğumuz insanla aramızdaki mesafe, galaksiler arası boşluktan daha derin.
Bu bir "bakış" trajedisidir. Çünkü bakmak, sadece optik bir hadiseyken; görmek, karşıdakinin varlığına şahitlik etmektir. Şehrin uğultusu, bizi birbirimizin hikayesine karşı sağırlaştırırken, gözlerimize de görünmez bir mil çekiyor. Bizler artık insanları değil; görevleri, üniformaları, kaskları veya ellerindeki paketleri görüyoruz. Bir kuryeyi, sadece acıkmış midemizin sabırsız bir aracısı; bir temizlik işçisini ise şehrin tozunu yutan bir mekanizma olarak kodluyoruz. Oysa o plastik kaskların, o ter kokan işçi tulumlarının ve o donuk bakışların ardında; hatıraları, sızıları, ertelenmiş hayalleri ve en nihayetinde bir "insan" olma haysiyetiyle titreyen kalpler var.
Körleşme, sadece biyolojik bir noksanlık değildir; asıl körlük, kalabalığın içinde bir başkasının varlığını duyumsayamamaktır. Şehir bugün, kendi evlatlarını yutan bir dev gibi, bu sessiz çoğunluğu dekorun silik birer parçasına dönüştürüyor. Ve bizler, bu dekorun önünde kendi küçük trajedilerimizi sahnelerken, asıl oyunun dekorun arkasında, o "görünmez hayatlar" arasında oynandığını fark etmiyoruz bile.
II. BÖLÜM: SOSYOLOJİK ARZA – Kalabalığın Tenha İşçileri ve Kolektif Körlük
Modern insanın ruhu, metropolün o hiç dinmeyen uyaran yağmuru altında, hayatta kalabilmek adına kendine aşılmaz surlar inşa eder. Sokaktaki her yüze, her acıya, her hikâyeye durup bakacak olsa, zihni bu devasa enkazın altında kalacaktır. Bu yüzden, sokağa çıktığımız an zihnimizde "kayıtsızlık" adı verilen o buzdan zırhı kuşanırız. Yanımızdan geçen insanı bir "can" olarak değil, sadece yolumuz üzerindeki bir "engel" ya da "araç" olarak kodladığımızda, vicdanımızı o ağır sorumluluktan azat etmiş sayarız kendimizi.
Bu durum, modernitenin bize sunduğu en hüzünlü paradokstur: İnsan, hiçbir çağda bugünkü kadar kalabalıklar içinde yaşamamış ve yine hiçbir çağda bir öteki tarafından bu denli "yok" sayılmamıştır. Bugün şehir, bir nevi "anonimlik tiyatrosu"dur. Bu tiyatroda roller keskindir; ancak başrollerin ışığı o kadar kör edicidir ki, sahnede dekoru taşıyanların, ışığı ayarlayanların, perdeyi çekenlerin yüzleri karanlıkta kalır. Bizim "görünmez" kıldıklarımız, aslında hayatın asıl yükünü omuzlayan o "mekanikleşmiş gölgelerdir."
Üretim ve tüketim çarklarının dişlileri arasında ezilen bu hayatlar, sadece iktisadi birer veri değildir. Bir kuryenin kaskı altındaki ter damlası, bir plazanın girişinde on iki saat boyunca heykel gibi duran güvenlik görevlisinin bacaklarındaki sızı, aslında toplumsal çürümüşlüğün en somut nişaneleridir. Onlar orada, tam karşımızdadırlar; fakat aramızda toplumsal sınıfların, ekonomik uçurumların ve kültürel önyargıların ördüğü o şeffaf ama aşılmaz camdan duvarlar vardır. Biz onlara çarpmayız, onları duymayız, onları sadece işlevlerini yerine getirdikleri sürece var sayarız. İşlev bittiği an, onlar için yeniden o koyu karanlık başlar
III. BÖLÜM: PORTRELER – Sükûtun Suretleri
Şehir, her şafak vaktinde yeniden kurulurken, bu devasa şantiyenin asıl işçileri henüz biz uykudayken sahnede yerlerini alırlar. Onlar, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte "insan" kimliklerinden sıyrılıp birer "işlevsel nesneye" dönüşmeye gönüllü (ya da mecbur) olanlardır.
Gecenin ve Günahın Süpürgecileri:
Sokaklar henüz akşamın tortusunu üzerinden atmamışken, o uzun saplı süpürgelerin asfalttaki hışırtısını duyarsınız. Onlar, şehrin kirini, pasını ve hatta gizli günahlarını süpüren sessiz rahipler gibidir. Turuncu yeleklerinin parlaklığı, içinde taşıdıkları sönük hayatla tezat oluşturur. Kimse onlara "günaydın" demez; çünkü onlar, tertemiz bir güne uyanmamızı sağlayan o "kirli işlerin" zorunlu hayaletleridir. Onların varlığı, ancak bir sokak kirli kaldığında, yani bir "aksaklık" olduğunda fark edilir. Kusursuz işledikleri sürece, onlar birer gölgedir.
Kaskın Ardındaki Anonimlik:
Sonra, caddeleri yırtan o ince motor sesleri başlar. Bir kaskın camı ardına gizlenmiş, sadece bir sipariş numarasıyla özdeşleşmiş "modern zaman Hermes’leri." Bizim için onlar birer isim değil, ekrandaki hareket eden küçük birer motordur. Kapımızı çaldıklarında, kaskın ardındaki o yorgun gözleri görmeyiz; sadece uzatılan pakete odaklanırız. Oysa o kaskın içinde, borçlarını düşünen bir baba, sınavlarına hazırlanan bir genç ya da sadece biraz daha saygı görmeyi bekleyen bir ruh vardır. Yağmurda sırılsıklam olduklarında bile, biz sadece yemeğimizin soğuyup soğumadığını dert ediniriz.
Görünmeyen Temizlikçiler:
Büyük plazaların, gösterişli evlerin biz girmeden önceki son dokunuşları onlara aittir. Biz geldiğimizde ortalıkta yoktur durlar. Kokularını bırakırlar (çamaşır suyu ve deterjan), pırıltılarını bırakırlar ama kendilerini asla. Onlar, başkalarının hayatlarını parlatırken kendi hayatları tozlu raflarda kalanlardır. Bir asansörde karşılaşsak, bakışlarımızı telefonumuza kaçırırız. Zira bir ötekiyle kurulacak o saniyelik göz teması, bizi konforlu körlüğümüzden uyandırabilir.
IV. BÖLÜM: FELSEFİ MUHASEBE – Varlığın Onayı Olarak Bakış
İnsanın en temel ihtiyacı, ekmekten ve sudan önce, bir başkasının gözlerinde "kendi varlığını onaylatmaktır." Görülmemek, yok sayılmak; yaşayan bir ölüye dönüşmektir. Modern şehir, bu insanları "lâyüsel" (sorgulanmayan) kılarak aslında onları sivil bir ölüme mahkûm eder. Biz onlara bakmadığımızda, onların acıları da, sevinçleri de, varlıkları da o an için yok olur.
Bu, sadece onların trajedisi değil, bizim de ruhsal yoksulluğumuzdur. Çünkü bir başkasını görmeyen göz, zamanla kendi iç dünyasına da körleşir. Başkasının yarasını fark etmeyen el, kendi hayatının anlamını da kavrayamaz. Şehirdeki bu kolektif körlük, bizi birbirimize bağlayan o görünmez insani iplerin teker teker kopması demektir.
V. BÖLÜM: HATİME – Nazarın İadesi ve İnsana Dönüş
Netice itibarıyla şehir, sadece taşın ve çeliğin değil, birbirine çarpan ama asla karışmayan hayatların toplamıdır. Bizler, "yeni çağın" o ışıltılı vitrinlerine bakmaktan, tezgahın arkasındaki yorgun elleri görmeyi unuttuk. Oysa medeniyet, sadece inşa ettiğimiz gökdelenlerin yüksekliğiyle değil, o gökdelenlerin gölgesinde kalan tek bir insanın haysiyetine verdiğimiz kıymetle ölçülür.
Belki de yapmamız gereken tek şey, o hızla geçtiğimiz kaldırımlarda bir anlığına duraksamaktır. Bir kuryeye sadece "teşekkür" etmek değil, onun bir "insan" olduğunu tescil eden o kısa göz temasını kurmak; bir temizlik işçisinin emeğindeki kutsiyeti, bir güvenlik görevlisinin sessizliğindeki derinliği fark etmektir. Zira birini "görmek", ona dünyadaki yerini geri vermektir.
Bu yazıyı bitirirken, sokağa çıktığınızda karşınıza çıkacak olan ilk "görünmez" hayata bir de bu gözle bakın. Göreceksiniz ki, siz ona baktığınızda o sadece bir gölge olmaktan çıkacak; şehir o an sessizleşecek ve insan olmanın o kadim senfonisi, en derinden yankılanmaya başlayacaktır. Unutmamalı ki; biz başkasını gördüğümüz kadar varız ve başkası bizi gördüğü kadar insanız.
Murathan Kara




Yorumlar