Beyoğlu’nda Bir Tramvay
- Eylem Gültekçe
- 7 Haz
- 3 dakikada okunur

Eğer yolunuz Taksim’e düşerse oradan Tünel’e kadar uzanan raylar ilişiverir birden gözünüze. Rayların üzerinde sizlere görüntü itibariyle nostalji vadeden ufak bir tramvayla karşılaşırsınız. Taksim’den Tünel’e sürekli seferler düzenleyen bu tramvay genellikle turistlerin gözdesidir ve yolcularına eski İstanbul’un ruhuna yapılacak bir yolculuk da vadeder. Fakat yolculuk tramvayın kendisi gibi nostaljik olmayacaktır. Camdan görecekleriniz kentin değişen yapısıyla birlikte donuklaşmıştır ve grilere boyanmıştır. Hemen ardından gözünüze tramvaya asılmaya çalışan ve tramvaydan sarkan insanlarla tramvayın önüne geçip fotoğraflanmak isteyen bir insan kalabalığı da ilişir.
Bu yazıyı yazmak, eski İstanbul’u ve Beyoğlu’nu anmak benim için biraz da duygusal bir hatırlamayı gerektiriyor. Çünkü Beyoğlu’nun bu değişen vitrininin son zamanlarına şahitlik etmiş olma gerçekliği şimdiki görünen vitrinin aksine ardında bıraktığı tarihe de özlem duymama sebep oluyor. Bugün Beyoğlu Nostalji Tramvayından gördüklerimiz her ne kadar değişmiş olsa da İstiklal Caddesi’nin simgesi olan o kırmızı nostaljik tramvay, sadece bir ulaşım aracı değil; Beyoğlu’nun hafızası, tanığı gibi çalışıyor. Tünel ile Taksim arasında gidip gelirken aslında semtin geçirdiği dönüşümlerin, değişen insan profilinin ve kültürünün içinden geçiyor.
Tramvay rotasında gidip geldikçe cadde boyunca ilerlerken tramvayın uzaktan gelişini haber veren “Çın… Çın…” sesinin yankılanmasını işitiyorsunuz. Bu sesin, Beyoğlu’nun değişen gürültüsünün aksine tıpkı rotası gibi hiç değişmediğini fark ediyorsunuz. Her şeyin hızla değiştiği, dükkânların kapandığı, binaların restore edilip kimlik değiştirdiği bir Beyoğlu'nda, o kırmızı tramvayın hiç değişmeden aynı rotada gitmesinin yarattığı tezatlığı görmek sizi hüzünlendiyor. Eskiden kitapçıların, sahafların, İnci gibi tarihi pastanelerin, Emek Sineması gibi sembollerin önünden geçen tramvay, bugün artık daha çok zincir mağazaların, döviz bürolarının ve fast-food dükkânlarının önünden geçiyor. Tramvayın arkasına asılan çocuklar, fotoğraf çekilmek için önüne atlayan turistler... Herkes ondan bir parça koparmaya ya da onunla bir anı yakalamaya çalışıyor.
Eskiden, Nostalji Tramvayının güzergahı boyunca uzanan her bir sokak bir ya da birkaç tiyatroya ev sahipliği yapardı. Bir zamanlar Direklerarası ile birlikte tiyatronun ve sanatın kalbi bu sokaklarda atardı. Ben Direklerarası’nı hiç görmedim çünkü bir dönem Beyoğlu Tramvayının yaşadığı dönüşümü Direklerarası’ndan geçen tramvay da yaşamış. Tramvayını kaybeden Direklerarası adına kentsel dönüşüm ya da modernizasyon denilen imar çalışmalarıyla önce Direklerini sonra tiyatrolarını yavaş yavaş kaybetmiş. Beyoğlu tramvayı bugün hala yoluna devam ediyor ancak Direklerarası tramvayından farklı olarak o, kültürel kayıplarına bizzat şahit oldu. Direklerarasında yaşanan tarih sanki tekerrür eder gibi. Yeni imar planları sadece şehri modernleştirmeye çalışmıyor, şehrin sanatsal ve politik hafızasını da formatlamaya çalışıyor. Kadıköy’e taşınan tiyatrolar, sokak barları değil sadece eriyen; ağaçlar ve o ağaçlara sımsıkı bağlı olan politik değerler… Gezi Direnişi ile birlikte bazı ağaçlar yerinde kalmış olsa da 1 Mayıs yasakları, Kadın etylemleri yasakları, her türlü gösterinin engellenmesi tramvayın güzergahındaki özgürlük duraklarını şimdilik kapatmış gözüküyor. Beyoğlu artık gezip görmek isteyenlerin uğrak noktası olan bir değişim merkezi.
Beyoğlu ne kadar değişirse değişsin, insanların o tramvayda ısrarla aradığı şey aslında eski İstanbul’un ruhu. Tramvay, Beyoğlu’nun kaybolan estetiğine tutunma çabamızın bir sembolü. Beyoğlu'nun yaşadığı tüm betonlaşma veya kültürel değişim dalgalarına rağmen, tramvayın her sabah aynı raylar üzerinde yeniden sefere başlaması. Beyoğlu dönüşür, eskir, yenilenir, yorulur ama tramvay caddenin nabzını tutmaya devam eder. Belki de Beyoğlu’nun asıl karakteri, bu sürekli değişimin ortasında o rayları hiç terk etmemesidir. Nostaljik tramvay cadde boyunca tarihin tanığı gibi gezinir durur.
O, sadece iki meydanı birbirine bağlamaz; Beyoğlu’nun dünü ile bugünü arasında mekik dokur. Cadde ne kadar yabancılaşırsa yabancılaşsın, tramvayın çan sesi her duyulduğunda Beyoğlu kendi diline geri döner. Pencerelerinden içeri süzülen ışık, yüz yılı aşkın bir süredir aynı caddenin hüznünü ve neşesini taşır koltuklarında.
90'lar, 1960'larda kaldırılan tramvayın 1990'ın başında "Nostaljik" adıyla caddeye geri döndüğü dönemdir. Yani tramvay, Beyoğlu’nun yeniden canlanışının ilk şahididir. Caddeden yükselen rock ve caz tınılarının, sokak sanatçılarının, Kemancı Bar’ın, Atlas Pasajı’ndaki gençliğin arasından geçerdi. Ağır bir kitap kokusu, sahafların ve sinemaların afişleri caddenin dekoruydu. Tramvayın etrafında entelektüeller, tiyatrocular, öğrenciler vardı. Tramvayın pencerelerinden dışarı bakıldığında, her köşesinde bir sanat galerisi, bir tiyatro afişi veya bir soluklanma mekânı görünen, biraz hırpalanmış ama ruhu olan bir Beyoğlu. Bugün tramvay, 90'lardaki o bohem ve sanat dolu caddenin değil, bambaşka bir küresel tüketim ve turizm merkezinin içinden geçiyor.
Bugün caddede yükselen sesler çok dilli ve kozmopolit. Tramvayın çan sesi artık devasa zincir mağazaların, kozmetik dükkânlarının, döviz bürolarının ve hala sesini duyurmaya çalışan sanatçıların ve şovlarının arasından sıyrılmaya çalışıyor. Bugünün yolcuları ve caddede yürüyenler ağırlıklı olarak dünyanın dört bir yanından gelen turistler, influencerlar ve her köşede selfie çeken insanlar. Tramvay artık bir ulaşım aracından ziyade, Instagram postları için arka plan oluşturan bir dekor olarak kullanılıyor.
Tramvayın pencerelerinden dışarı bakıldığında; eski binaların cephelerinin dev reklam panolarıyla kaplandığı, sinemaların AVM'leştiği, tarihi dükkanların yerini küresel markalara bıraktığı, sterilize edilmiş ama bir o kadar da kaotik bir Beyoğlu. Raylar aynı ray, vagon aynı vagon; fakat pencerelerin dışından akan film tamamen değişti. 90'larda Beyoğlu bir yaşantıydı; bugün ise vitrin.
“Çın… Çın…” Eylem Gültekçe




Yorumlar